Dünya, zorlu geçen on yılın ikinci yarısına jeopolitik gerilimlerin, çatışmaların ve siyasi istikrarsızlığın gölgesinde girdi. Bir zamanlar istisnai kabul edilen gelişmeler artık günlük hayatın olağan bir parçası hâline geliyor.
Özellikle Orta Doğu’daki çatışmalara yönelik tutumlar, ülkelerin dış politika tercihleri ve küresel aktörlere duyulan güven konusunda önemli ipuçları sunuyor. Ipsos’un 30’dan fazla ülkede gerçekleştirdiği Global Advisor araştırmasına göre her on kişiden sekizi, kendi ülkelerinin Orta Doğu’daki çatışmalara dahil olmaması gerektiğini düşünüyor. Amerikan kamuoyunda da benzer bir tablo var, her on Amerikalının yedisi ülkesinin bu müdahalelerde yer almasına karşı çıkıyor. Araştırma sonuçları farklı ülkelerdeki kamuoylarını ortak bir noktada buluşturuyor: İnsanlar, ülkelerinin yeni savaşların ve jeopolitik gerilimlerin parçası olmasını istemiyor.
Çatışmaların dışında kalma talebi, belirsizliklerin arttığı bu dönemin en güçlü toplumsal beklentilerinden biri olarak öne çıkıyor. Bu yaklaşım, ABD’nin küresel rolüne yönelik algıya da yansıyor. Son bir yılda araştırma kapsamındaki 29 ülkenin 27’sinde ABD’nin dünya üzerinde olumlu bir etki yaratacağına inananların oranı geriledi. ABD’de yaşayanların yüzde 59’u ülkelerinin küresel ölçekte pozitif bir rol oynayacağına inansa da bu beklenti diğer ülkelerde aynı karşılığı bulmuyor. Ortaya çıkan tablo yalnızca ABD’nin izlediği politikalara yönelik eleştirileri değil, dünya liderliğine duyulan güvenin de zayıfladığını gösteriyor.
Belirsizliğin ekonomik bedeli
Ipsos olarak küresel gelişmeleri değerlendirirken bireyi tek bir kimlik üzerinden ele almıyoruz. Çünkü aynı kişi hem bir vatandaş hem de bir tüketici olarak aynı gelişmeyi farklı beklenti ve kaygılarla deneyimliyor. Vatandaş kimliği açısından Orta Doğu’daki çatışmalar güvenlik, istikrar ve dış politika ekseninde değerlendirilirken; tüketici kimliği açısından aynı gelişmeler petrol fiyatlarından akaryakıt maliyetlerine, tedarik zincirlerinden enflasyona ve hayat pahalılığına kadar günlük yaşamı doğrudan etkiliyor. Ancak bu ekonomik maliyetlere yönelik toplumsal tolerans oldukça sınırlı.
Araştırmaya katılan her on kişiden yedisi, mevcut çatışmalar nedeniyle yakıt ve doğal gaz için daha fazla ödeme yapmanın buna değeceği görüşüne katılmıyor. İnsanlar savaşların dışında kalmayı isterken, bu savaşların ekonomik yükünü de taşımak istemiyor.
Bu tablo tüketici güvenine de yansıyor. Haziran 2026’ya ait Ipsos Tüketici Güven Endeksi, bir önceki aya göre 0,5 puan artarak 47,9 seviyesine yükseldi. Endeks hâlâ İran’daki çatışmanın başlamasından önceki seviyenin yaklaşık iki puan gerisinde. OECD’nin tüketici güveni göstergeleri de güvenin henüz uzun dönem eğilimine tam olarak dönemediğini ortaya koyuyor. Geçtiğimiz Haziran ayında 98,48 olan endeks bu ay 97,55’e gerilemiş durumda. Bu tablo, jeopolitik risklerin, enerji fiyatlarının ve enflasyon beklentilerinin tüketici güveni üzerinde baskı oluşturmaya devam ettiğini gösteriyor. Bu nedenle tüketici güvenindeki kırılganlık yalnızca bugünün ekonomik koşullarını değil, geleceğe ilişkin beklentileri de yansıtıyor.
Yeni endişe kaynağı: Yapay zekâ
Geleceğe yönelik endişeleri besleyen tek unsur savaşlar ve ekonomik dalgalanmalar değil. Belirsizlik hissinin yeni kaynaklarından biri de yapay zekâ destekli dönüşüm. Bir yandan verimlilik, inovasyon ve büyüme vadederken diğer yandan iş gücü piyasasının geleceğine ilişkin soru işaretlerini beraberinde getiriyor. Günümüz insanı, savaşlar ve ekonomik dalgalanmalar karşısında olduğu kadar teknolojik dönüşüm karşısında da yeni bir denge kurmaya çalışıyor.
Ipsos AI Monitörü 2026 araştırması, yapay zekâya yönelik tutumlarda belirgin bir ikileme işaret ediyor. Katılımcılar, yapay zekânın risklerinden çok fayda sağlayacağı görüşü konusunda ikiye bölünmüş durumda. Buna karşın “hayranlık” ile “endişe” arasındaki denge hâlâ korunuyor. Ülkeler ortalamasında yapay zekânın kendilerini heyecanlandırdığını söyleyenlerle endişe duyduğunu belirtenlerin oranı neredeyse aynı seviyede bulunuyor.
Araştırmaya katılan her on kişiden yedisi, çevrim içi arama sonuçlarında yapay zekâ kullanımına olumlu yaklaşıyor. Bu bulgu, Capgemini ve Adobe’nin 2025 yılında gerçekleştirdiği araştırmanın sonuçlarıyla da örtüşüyor. Aynı araştırmada katılımcıların yarısı online alışverişte yapay zekâyı kullanabileceğini belirtirken, yapay zekânın kendi adına alışveriş yapmasına onay verenlerin oranı ise yüzde 34’e geriliyor. Başka bir ifadeyle tüketiciler yapay zekâyı güçlü bir yardımcı olarak görüyor; ancak karar alma süreçlerinin kontrolünü tamamen ona bırakmaya henüz hazır görünmüyor. Bu dönüşüm markalar için de yeni bir dönemin başlangıcını ifade ediyor.
Üretken yapay zekâ, tüketicilerin bilgiye ulaşma, araştırma yapma ve markaları değerlendirme biçimlerini yeniden şekillendiriyor. Müşteriler markaları artık çok daha farklı yollarla keşfediyor, karşılaştırıyor ve değerlendiriyor. Ancak yapay zekâ tek başına rekabet avantajı yaratmıyor. Yapay zekânın yalnızca insan bilgisini işleyen değil, kendi çıktılarıyla yeni içerikler üreten bir teknolojiye dönüştüğü bu dönemde asıl risk dijitalleşme değil; markaların birbirine benzemesi ve sıradanlaşması.
Endişe çağında güven kazanmak
Ipsos Global Trends araştırması da bu ihtiyacı doğruluyor. Küresel ölçekte her dört kişiden üçü (yüzde 75), Avrupa’da ise yaklaşık her beş kişiden dördü (yüzde 79), müşteri hizmetlerinin giderek daha fazla otomatikleştiğini ve kişisel olmaktan uzaklaştığını düşünüyor. Teknolojiyi kullanmak tek başına yeterli değil; asıl farkı yaratan, teknolojiyi insan deneyimini güçlendirecek şekilde kullanabilmek.
Başarı, yapay zekâ ile insan dokunuşu arasında doğru dengeyi kurabilmekten geçiyor. Siyasi istikrarsızlığın, ekonomik baskıların ve teknolojik dönüşümün aynı anda yaşandığı bir dönemde tüketiciler her zamankinden daha fazla güven, istikrar ve rehberlik arıyor. Yapay zekâ müşteri yolculuğunu ve markalarla etkileşim biçimlerini köklü şekilde değiştirirken insan faktörünün önemi ortadan kalkmıyor; aksine daha da belirginleşiyor.
Bugünün dünyasında tüketiciler yalnızca kaliteli ürün ve hizmet değil, güvenebilecekleri kurumlar da arıyor. Aslında araştırmaların işaret ettiği ortak nokta şu: İnsanlar bugün yalnızca mevcut sorunlarla değil, geleceğin nasıl şekilleneceğine ilişkin belirsizliklerle de mücadele ediyor. Jeopolitik gerilimler, ekonomik kırılganlıklar ve yapay zekânın hızlandırdığı dönüşüm bu belirsizlik hissini beslemeye devam ediyor.
Zorlu geçen 2020’li yılların son çeyreğine yaklaşırken artık şunu söylemek mümkün: Önümüzdeki dönemi şekillendirecek temel duygulardan biri endişe olacak. Belki de önümüzdeki on yıl, “endişe on yılı” olarak anılacak. Böyle bir dünyada rekabet avantajı yalnızca teknolojiyle sağlanmayacak. Asıl farkı yaratacak olan; güven inşa edebilen, şeffaf davranan, insanı merkeze alan ve belirsizlik dönemlerinde tüketicilerine rehberlik edebilen kurumlar olacak. Çünkü geleceğin kazananları, yalnızca değişime en hızlı uyum sağlayanlar değil; insanların güvenini kazanabilenler olacak.