IMF tarafından hazırlanan Dünya Ekonomik Görünümü (World Economic Outlook), Nisan 2026 raporunda, küresel ekonominin mevcut seyrinin büyüme, enflasyon, ticaret ve finansal istikrar başlıkları altında bütüncül bir çerçevede değerlendiriyor. Rapor, yüzeyde makroekonomik göstergelere odaklansa da, arka planda giderek belirginleşen jeopolitik risklerin ekonomik görünümü nasıl şekillendirdiğine dair güçlü bir analitik çerçeve sunuyor. Rapor, birinci bölümde küresel görünüm ve politikaların ele alındığı, ikinci bölümde savunma harcamalarının makroekonomik sonuçlarının analiz edildiği, üçüncü bölümde ise çatışmaların ekonomi üzerindeki uzun vadeli etkilerinin değerlendirildiği üç bölümden oluşuyor.
Rapor birinci bölümde, küresel ekonominin Orta Doğu’da ortaya çıkan savaş nedeniyle yeniden bir sınamaya tabi tutulduğuna vurgu yapıyor. Kurum savaş şartlarında emtia fiyatlarının arttığı, enflasyon beklentilerinin yükseldiği ve finansal koşulların sertleştiğinin altını çiziyor. Bu kapsamda 2026 yılında Küresel büyüme oranının yüzde 3,1’e gerilediği, 2027 yılında ise yüzde 3,2’ye gerileyeceği, enflasyonun ise 2026’da yükselme eğilimi gösterdiği, 2027’de ise yeniden düşüş eğilimine gireceğini değerlendiriyor. Raporda mevcut gerginlik ortamında özellikle gelişmekte olan ekonomilerin hissettiği baskının daha belirgin hale geldiğinin altı çiziliyor. Ayrıca büyüme risklerinin hala menfi bir trend izlediği, jeopolitik parçalanmanın derinleşmesi, ticaret gerilimlerinin artması ve yapay zekâ kaynaklı verimlilik beklentilerinin zayıflaması halinde büyümenin daha da zayıflayacağı belirtiliyor.
Küresel ekonomi: Kırılgan denge altı çizilmesi gereken riskler
IMF’nin Raporu birinci bölümünde (Global Prospects and Policies), küresel ekonominin halihazırdaki dayanıklılığına rağmen hala kırılgan bir denge üzerinde hareket ettiğinin altı çizilmekte, emtia fiyatlarının arttığı, enflasyon beklentilerinin güçlendiği ve finansal koşulların sıkılaştığı vurgulanıyor. Özellikle gelişmekte olan ekonomilerde kırılganlığın daha da derin olduğu, dış denge ve borç sürdürülebilirliği sorunlarının arttığı ifade ediliyor.
Raporda risklerin bariz biçimde artabileceğinin altı çiziliyor. Daha uzun süren askeri çatışmalar, mevcut jeoekonomik parçalanma trendinin daha da derinleşmesi ve ticari korumacılığın tekrar yükseliş trendine girmesi halinde küresel ekonomik büyümenin ciddi şekilde zayıflayacağı belirtiliyor. Ayrıca yükselen kamu borç seviyeleri ile hükümetlere olan siyasi güvenin zayıflamasının da küresel ekonomideki kırılganlıkları artırdığı vurgulanıyor. Rapor, hükümet politikalarının güven verecek tarzda kapasitelerinin artırılması, siyasi güvenilirliğin güçlendirilmesi ve uluslararası işbirliğinin yeniden tesis edilmesi gerektiğini özellikle ifade ederken zımnen tarzda, Trump yönetimine mesaj da veriyor.
Savunma ekonomisinin yükselişi: Askeri harcamalarda artış ve makro dönüşüm
IMF Raporu’nun ikinci bölümünde (Defense Spending: Macroeconomic Consequences and Trade-Offs savunma harcamalarının net bir şekilde artış trendine girdiği özellikle jeopolitik gerilimlerin yoğunlaşmasıyla birlikte savunma bütçelerinin küresel ölçekte birçok ülkede yükselişe geçtiği ifade ediliyor. Bu süreçte ortalama savunma harcamalarının GSYH’nin yaklaşık 2,7’si oranında arttığı, bu genişlemenin büyük bölümünün makroekonomik süreçte borçla finanse edildiği vurgulanıyor. Rapor kısa vadede bu artışın iktisadi faaliyetleri desteklediğini, ancak orta vadede enflasyonu körüklediğini, bütçe açıklarını tetiklediğini ve küresel kamu borç stoklarını belirgin biçimde artırdığını belirtiyor. Menfi cephede, askeri harcamalar hızla artarken sosyal politika harcamalarının ise buna paralel azaldığı ve dış dengelerin de bozulduğu ifade ediliyor. Rapor savunma harcamalarının çarpan etkisinin ortalama 1 civarında olduğu, ancak finansman biçimi ve ithalat bağımlılığına göre değişkenlik gösterdiğini belirtiyor. Bu çerçevede savunma ekonomisinin artık klasik bir bütçe kalemi değil, büyüme, enflasyon ve dış dengeyi aynı anda etkileyen yapısal bir makro değişken haline geldiğini açıkça ortaya koyuyor.
Çatışmaların yeni geçekliği: Küresel kalıcı hasar ve zayıf toparlanma ekonomisi
IMF Raporu’nun üçüncü bölümünde (The Macroeconomics of Conflicts and Recovery), askeri çatışmaların yalnızca insani değil, aynı zamanda derin ve kalıcı ekonomik sonuçlara sebebiyet verdiği, özellikle savaşların yaşandığı ekonomilerde GSYİH/Üretim kayıplarının finansal krizler ve doğal afetlere kıyasla çok daha yüksek olduğu ifade ediliyor. Ayrıca bu kayıpların yalnızca savaşan ülkelerle sınırlı kalmadığı, küresel ekonomiye de sirayet ettiği vurgulanıyor. Raporda iktisadi toparlanma süreçlerinin yavaş ve dengesiz olduğu, barış sağlansa bile kayıpların tam manada telafi edilemediği belirtiliyor. Diğer yandan büyümenin daha çok beşeri sermaye kaynaklı gerçekleştiği, buna karşılık sermaye birikimi ve verimliliğin uzun süre düşük seviyelerde kaldığı ifade ediliyor. Bu nedenle erken makroekonomik istikrarın sağlanması, borç stoklarının yeniden yapılandırılması, uluslararası destek ve kurumsal reformların kritik önem arz ettiğinin altı çiziliyor.
“Güvenlik ekonomisinin eşiğinde: Türkiye için çok katmanlı dönüşüm”
IMF’nin işaret ettiği küresel çerçeve, ekonomik büyümenin giderek daha fazla jeopolitik risklerle iç içe geçtiği, savunma harcamalarının ve güvenlik temelli kamu politikalarının yeniden yükseldiği bir döneme işaret ediyor. Bu eğilim, yalnızca konjonktürel bir artış değil, aynı zamanda küresel ekonominin yapısal bir dönüşümüdür. Bu bağlamda Türkiye’nin konumu, klasik makroekonomik çerçevenin ötesine geçen üç katmanlı bir baskı alanı içinde şekilleniyor; jeopolitik çatışma alanları, tedarik zinciri yeniden yapılanması ve güvenlik temelli ekonomik genişleme. Orta Doğu’daki çatışmalar, Doğu Akdeniz’de süregelen gerilimler ve küresel bloklaşma eğilimleri, Türkiye ekonomisini doğrudan etkileyen dışsal şok alanlarını genişletmektedir. Bu durum, ekonomik karar alma süreçlerini yalnızca fiyat, faiz ve gelir değişkenlerine değil; aynı zamanda algı, beklenti ve güven mekanizmalarına da bağımlı hale getirmektedir. Dolayısıyla ekonomik istikrar, yalnızca dış denge ya da mali disiplin üzerinden değil, aynı zamanda içsel güven rejiminin yönetimi üzerinden de tanımlanmaktadır. Bu noktada “inner game” olarak tanımlanabilecek içsel beklenti rejimi, stratejik ekonomik dayanıklılığın görünmeyen ancak belirleyici bir bileşeni olarak öne çıkmaktadır.
Yatırım, tüketim ve finansal kararların giderek daha fazla öngörülebilirlik algısına bağlı hale gelmesi, ekonomik performansın psikolojik ve kurumsal temellerini güçlendirmeyi zorunlu kılmaktadır. Bu çerçevede ekonomik denge, yalnızca dışsal şoklara karşı değil, aynı zamanda beklenti istikrarına karşı da korunması gereken bir yapı haline gelmiştir. Bu genişletilmiş yaklaşım içinde makroekonomik çerçeve şu şekilde yeniden okunabilir: Y* = C(Ψ) + I(Ψ) + G(S) + (X − M)* + DS
Burada Ψ, ekonomik aktörlerin güven düzeyini, beklenti rejimini ve davranışsal istikrarını temsil etmektedir. Tüketim ve yatırım kararları bu değişken üzerinden doğrudan etkilenmektedir. G(S), devletin güvenlik baskısı altında kapasite üretme fonksiyonunu; (X − M)*, jeopolitik kısıtlar ve bloklaşmalar altında şekillenen ticaret dengesini; DS ise savunma sanayinin yalnızca bir maliyet kalemi değil, aynı zamanda teknoloji üretimi ve ihracat kapasitesi yaratan çarpan etkisini ifade etmektedir. G(S), devletin güvenlik baskısı altında kapasite üretme fonksiyonunu temsil etmektedir. Türkiye bağlamında bu fonksiyon, salt savunma harcamalarının artışını değil; daha derin bir tarihsel bağımlılık rejiminin yeniden sorgulanmasını sembolize etmektedir. 1838 sonrası dış ticaret rejiminden başlayarak Avrupa’nın çevre ekonomisi (‘periferileşme) haline gelme sürecimiz, zaman içinde farklı kurumsal katmanlarla yeniden üretilmiş, bağımlılık ilişkimiz Atlantik güvenlik sistemine dahil olmamızla daha da derinleşmiştir. Gümrük Birliği ile üretim yapısı dış pazarlara eklemlenmiş, NATO çerçevesiyle güvenlik mimarisi stratejik özerklikten ziyade ittifak bağımlılığına yaslanmış, eğitim sistemi ise yüksek ölçüde Batı merkezli normlara entegre edilmiştir. Bu yapı içinde insan sermayesi üretimi dahi tek yönlü bir akışa dönüşmüş; öğrenciler büyük ölçüde Batı’ya yönlendirilmiş, eğitim dili ve akademik referans sistemi İngilizce ekseninde standartlaşmış, KOBİ’lerden, üniversitelerimize, öğrenci değişim programlarından kadın girişimciliğine projecilik adı altında ülke beşeri sermayesi Avrupa Birliği fon mekanizmaları tekeline alınmış, adeta yapısal bir “proje bağımlılık korsesi’’ oluşturulmuştur. Bu çok katmanlı ve temelde AB Gümrük Birliği yolu ile yaratılan bağımlılık matrisi, ekonomik kapasitemize çok cılız bir şekilde destekleyen bir çerçeve sunarken, ekonomik politika manevra alanımız ile stratejik karar alma mekanizmalarımız mengene içine almıştır. Türkiye zaten NATO ve ABD’ye olan güvenlik eksenli kemikleşen bağımlılık ilişkimiz AB’ye olan ekonomik bağımlılıkla perçinlenerek adeta çifte kavrulmuş bir manda rejimi meydana gelmiştir. Daha da kötüsü Türk siyaseti, STK’ları ile toplumun okumuş kesimlerinin ezici çoğunluğu, iş çevreleri ile ekonomik sistem, kısaca müesses nizam bu yarı sömürge rejimini kanıksamış ve kabullenmiştir.
Ancak mevcut küresel güvenlik tehditleri ile dünya düzeninin dönüşüm arefesinde olmamız mevcut yapının artık sürdürülemez olduğunu göstermektedir. Bu nedenle G(S), yalnızca savunma sanayi veya güvenlik harcamalarıyla sınırlı bir fonksiyon değil; tarihsel olarak biriken dışsal kurumsal bağımlılıkların kriz anlarında görünür hale geldiği bir “kapasite gerilim alanı” olarak okunmalıdır. Bu alan, dış güvenlik baskıları arttıkça iç üretim kapasitesini yeniden organize etmeye zorlayan bir mekanizma üretmektedir. Bu bağlamda Türkiye’nin karşı karşıya olduğu mesele, yalnızca askeri veya ekonomik güvenlik değil; aynı zamanda bağımlılık üreten kurumsal yapıların tasfiyesi ve tüm ekonomik sistemin yeniden tasarlanması, yeni dünya düzenine uyumlu, politik manevra alanı ve tanıyan ulusal politika egemenliği yeniden tesis eden bir çerçevenin oluşturulması meselesidir. Bahse konu yeni yapı, savaş ekonomisine hazırlanma, kritik kırılma anlarında esneklik ve stratejik eylemler için seçenekler sunabilen bir çerçeve olmalıdır. Aynı zamanda ekonomik entegrasyonun yön ve istikameti de 1838 Balta Limanı/Gümrük Birliği düzenini dengeleyecek tarzda yeniden tasarlanmalı, Gümrük Birliği kapsamındaki bağımlılığa bir şekilde son verilmelidir. Atlantik merkezli ekonomilerin daha çatışmacı ve yavaşlayan yapısına karşılık, Asya merkezli yükselen ekonomilerle daha yoğun ve çok kanallı ekonomik ilişkilerin kurulması, Türkiye’nin dış ekonomik denge stratejisinin önemli bir bileşeni haline gelmektedir. Bu süreç, tek yönlü bağımlılıkların azaltıldığı, çok merkezli bir ekonomik etkileşim alanının inşasını gerekli kılmaktadır. Sonuç olarak Türkiye ekonomisi, yalnızca makro göstergeler üzerinden değil; güvenlik, beklenti yönetimi ve jeoekonomik yönelimlerin kesiştiği bir stratejik alan içinde yeniden konumlanmaktadır. Bu dönüşüm, ekonomik politikanın sınırlarını genişleterek onu aynı zamanda bir güvenlik ve dayanıklılık mimarisine dönüştürmektedir.
Çok kutuplu düzen öncesi ekonomik yeniden yapılanma
IMF’nin Nisan 2026 raporu, küresel ekonominin artık jeopolitik risklerden bağımsız düşünülemeyecek bir yapıya evrildiğini, savunma harcamaları ve güvenlik temelli kamu politikalarının makroekonomik denklemin kalıcı ve yapısal bir bileşeni haline geldiğini açık biçimde ortaya koyuyor. Çatışmaların yalnızca kısa vadeli şoklar üretmediği, aynı zamanda uzun dönemli üretim kapasitesi, ticaret akımları ve finansal istikrar üzerinde kalıcı hasar etkisi yarattığı vurgulanıyor. Bu çerçevede kritik eşik, artık büyüme hızının ötesine geçmiştir. Temel mesele, ekonomik sistemlerin bu yüksek gerilimli, parçalı ve güvenlik merkezli küresel düzende ne ölçüde dayanıklılık ve süreklilik üretebildiğidir. Bu nedenle ortaya çıkan yeni tablo, ülkeleri yalnızca döngüsel uyum politikalarına değil, daha derin bir yapısal yeniden konumlanmaya zorlamaktadır. Savaş ekonomisi dinamiklerinin görünür hale geldiği bu süreç, aynı zamanda ülkeler için bir hazırlık evresi niteliği taşımakta; ekonomik kapasitenin güvenlik, teknoloji ve stratejik özerklik ekseninde yeniden organize edilmesini zorunlu kılmaktadır.
Bu bağlamda çok kutuplu ekonomik düzenin oluşum süreci, pasif bir uyum değil, aktif bir yeniden yapılanma gerektirmektedir. Ekonomik bağımsızlığın güçlendirilmesi, tek merkezli bağımlılıkların çözülmesi ve alternatif ticaret-finans kanallarının geliştirilmesi bu dönüşümün temel bileşenleridir. Atlantik merkezli ekonomik yapıların yavaşlayan ve çatışma üretme eğilimi artan karakterine karşılık, Asya merkezli yükselen ekonomilerle çok katmanlı entegrasyonun güçlendirilmesi stratejik bir denge unsuru olarak öne çıkmaktadır. Sonuç olarak, küresel ekonomi bir “geçiş evresi” değil, doğrudan bir yeniden kurulum süreci içindedir. Bu süreçte kazanım, yalnızca büyüme üretme kapasitesiyle değil; aynı zamanda belirsizlik, çatışma ve parçalanma koşullarında ekonomik süreklilik ve stratejik dayanıklılık üretebilme yeteneğiyle tanımlanmaktadır.