Doğrudan yabancı yatırım (DYY), uzun yıllar kalkınmanın sihirli reçetesi olarak anlatıldı. “Ne kadar çok yatırım çekersek, o kadar büyürüz” denklemi, gelişmekte olan ülkelerde ekonomi söyleminin değişmez maddesi hâline geldi. Oysa bu denklem ampirik olarak hiçbir zaman net olmadı.
Bizim gibi tasarruf açığı olan ülkeler için DYY, genellikle daha istikrarlı ve daha uzun vadeli bir finansman kaynağı olarak sunulur. Ancak gerçekten öyle mi, yoksa kâr transferleri yoluyla pahalı bir finansman biçimi mi? Bu sorunun yanıtı, “nasıl bir DYY çektiğinize” bağlı olarak değişiyor.
DYY’nin sürdürülebilir büyüme yaratması için belirli koşulların bir arada olması gerekiyor. Gelen yatırımın yalnızca istihdam ve üretim kapasitesine değil, ülkenin teknoloji seviyesine ve nihayetinde toplam faktör verimliliğine de pozitif etki yapması şart. Yani yabancı sermayenin bir “spillover” etkisi yaratması, yan sanayiyi geliştirmesi, diğer sektörleri de harekete geçirmesi bekleniyor. Aksi hâlde DYY, ülke kaynaklarının yurt dışına transferine yol açan bir kanal hâline geliyor; dahası pazara nüfuz ederek yerli üretimi dışlayabiliyor.
Tabii bir de ev sahibi ülkeye özgü faktörler de önemli rol oynuyor. Burada kritik faktör emiş kapasitesidir: Nitelikli işgücü, finansal ve kurumsal gelişmişlik bir arada yoksa, yabancı firma size en ileri knowhow’ı getirse de onu içselleştirecek bir yapı kurulamıyor, verimlilik artışı gerçekleşmiyor.
Kısacası DYY’ye nasıl yaklaştığınız, ekonomik büyüme ve asıl önemlisi kalkınma açısından belirleyici. Bu alanda en akıllı stratejiyi geliştiren ülke kuşkusuz Çin oldu. Çin bugün geldiği noktayı, büyük ölçüde yabancı yatırımlardan öğrendiği -ki gelişmiş ülkeler çoğu zaman bunu “çaldı” olarak nitelendirecekti- teknolojiye borçludur. Pekin, yabancı sermayeyi içeri alırken teknoloji transferini bir tür giriş bileti olarak kullandı. DYY’yi, kendi yerli şampiyonlarını- Huawei, CATL, BYD- yaratmak için bir “öğretmen” olarak istihdam etti.
Çin, DYY stratejisini baştan bir sanayi politikası aracı olarak kurguladı. Özel ekonomik bölgeler yabancı yatırımcıya pazar erişimi sağlarken karşılığında sert koşullar dayattı. 1994 Otomotiv Sanayi Politikası ile yabancı otomobil üreticilerinin Çinli ortaklarıyla ortak girişim (joint venture) kurması zorunlu hâle getirildi; ortaklıkta yabancı payı yüzde 50’nin üzerine çıkamıyordu. Volkswagen 1984’te SAIC ile, 1991’de FAW ile; General Motors 1997’de SAIC ile bu çerçevede ortaklıklar kurdu. Bu kural 2018’e kadar değişmeden devam etti; yabancı firmalar tam mülkiyetle üretim için 2022’yi beklemek zorunda kaldı. Aradan geçen yaklaşık 30 yıl, Çinli ortakların küresel rekabete hazırlanmasının süresiydi.
Yüksek hızlı trende de aynı mantık işledi. Çin, 2004’ten itibaren küresel ihalelerde Kawasaki, Siemens, Alstom ve Bombardier’yi Çinli devlet şirketleriyle ortak girişime zorladı; her ihale koşulu teknoloji transferini dayatıyordu. Kawasaki, E2 serisi Shinkansen teknolojisini CSR Sifang’a devretti; Alstom, Pendolino tasarımını CNR Changchun’a; Siemens ise ICE3 tabanlı Velaro teknolojisini CNR Tangshan’a aktardı. Aradan üç-beş yıl geçmeden Çinli üreticiler, transfer aldıkları teknolojilerle kendi trenlerini üretmeye başladı. 2015’te CSR ile CNR birleşerek CRRC adını aldı; bugün dünyanın en büyük raylı sistem üreticisi konumunda. Kawasaki sonraki yıllarda fikri mülkiyet itirazlarını gündeme getirecekti ama iş işten geçmişti.
Yerli tedarik oranı, Ar-Ge yatırımı ve yerli çalışan istihdamı, bu pazarlıkların değişmez parçalarıydı. Çin, DYY’yi büyümenin sebebi olarak değil, büyümenin aleti olarak kullandı; sanayi gelişimini bu yolla tamamladı.
AB’nin geç gelen uyanışı
Çin, bugün DYY çeken değil, DYY gönderen ülke konumunda. Diğer ülkeler ise Çin yat ırımlar ına karşı önlemler al ıyor. Geçen haftalarda Avrupa Sanayi Hızlandırma Yasası’nın (Industrial Accelerator Act — IAA) “Made in EU” düzenlemesini konuşmuştuk; yasanın içinde DYY’lere yönelik yeni bir rejim de bulunuyor. AB, bu düzenlemeyi doğrudan Çin’e karşı tasarlamış. Mantık ise aynı: Her DYY ekonomiye fayda sağlamaz.
Batarya, elektrikli araç, güneş paneli ve kritik ham madde gibi stratejik sektörlerde 100 milyon euronun üzerindeki yabancı yatırımlar artık ön-onay sürecine tabi. Yatırımcının geldiği ülke ilgili sektörün küresel üretim kapasitesinin yüzde 40’ından fazlasına hâkimse -ki bu eşik pratikte Çin’i tarif ediyor; zira batarya, güneş paneli ve birçok kritik ham maddenin işlenmesinde küresel kapasitenin büyük çoğunluğu Çin’de yoğunlaşmış durumda - yatırımcının altı koşuldan en az dördünü sağlaması zorunlu.
Birinci koşul mülkiyet tavanı: Yabancı yatırımcı, hedef AB şirketinde yüzde 49’u aşan pay, oy hakkı veya denetim hakkı elde edemiyor. İkincisi ortak girişim yapısı: Yatırım mutlaka bir ya da daha fazla AB’li şirketle ortaklık biçiminde yapılmak zorunda. Üçüncüsü fikri mülkiyet paylaşımı: Yatırımın getirdiği teknoloji, patent ve know-how’ın AB’li ortakla paylaşılması veya lisanslanması gerekiyor; yani “gelirim, üretirim, kendi fabrikamı kurarım, ama teknolojim benimle kalır” modeline kapı kapalı. Dördüncüsü Ar-Ge taahhüdü: Yatırımcının AB topraklarında kayda değer bir Ar-Ge harcaması yapması şart. Beşincisi istihdam yerelleşmesi: Fabrikada çalışanların en az yüzde 50’sinin AB vatandaşı olması; bu koşul, “Çinli fabrika, Çinli işçi” modeline doğrudan yanıt. Altıncısı değer zinciri entegrasyonu: Üretimin önemli bir bölümünün AB içinde yapılması ve AB’li tedarikçilerin öncelikli kullanılması.
Bu koşulların dördü sağlanmazsa yatırım onayı verilmiyor; onay sonrası ihlal tespit edilirse onay geri alınıp para cezası uygulanabiliyor. Karar süreci de merkezîleşiyor:
Başvurunun yapıldığı üye ülkenin yatırım otoritesi nihai kararı verecek olsa da, Avrupa Komisyonu’nun görüşünü almak zorunda. Yatırım değeri 1 milyar euronun üzerindeyse Komisyon dosyayı doğrudan kendi yetki alanına çekebiliyor. Yani ulusal kapılardan geçerek AB pazarına girme yolu da daraltılıyor.
Kısacası AB ilk kez pazar erişimini teknoloji transferi, yerel katma değer üretimi ve fikri mülkiyet paylaşımı koşuluna bağlıyor. Üstelik bunu, tam olarak Çin’in 30 yıl önce uyguladığı oyun kitabından öğrendiği hâlde.
Türkiye’deki durum
Türkiye’de DYY’nin büyümeye etkisi üzerine yapılan ampirik çalışmalar farklı sonuçlar verse de, kuvvetli bir pozitif kanıt bulunmuyor. Benim yürüttüğüm ampirik çalışmalarda da ne toplam faktör verimliliğinde ne de ekonomik büyümede anlamlı bir pozitif etki elde edemedim. Anektodal düzlemde de çektiğimiz yabancı sermayede olumsuz deneyimlerin sayısı az değil.
Bu sonuç birçok nedenle açıklanabilir. Finansal gelişimin yetersizliği, beşeri sermayenin uyumsuzluğu, kurumsal eksiklikler sayılabilir ilk başlıklar. Son dönemde gelen sermayenin özellikle hizmetler sektöründe yoğunlaşması da bu sonuçta belirleyici. Sanayi sektörüne gelen yatırımlar ileri ve geri bağlantılar yaratarak diğer sektörlerin de gelişmesine zemin hazırlayabiliyor; hizmetlerde ise bu etki oldukça sınırlı. 2000 yılında Türkiye’deki DYY stokunun yüzde 62’si sanayi sektöründeyken, bugün bu oran yüzde 45’e gerilemiş durumda. Hizmetlerin payı ise aynı dönemde yüzde 37’den yüzde 54’e yükselmiş. Başka bir deyişle, çektiğimiz yabancı sermayenin giderek daha büyük bölümü, yayılma etkisi zayıf olan alanlara akıyor.
Bu tablo karşısında “kendimizi kapatalım” cevabı tabii ki geçerli değil. Ama DYY stratejisini kurgularken akademik kanıtları ve başarılı ülke örneklerini dikkate almamız gerekiyor. Kısa vadede döviz ihtiyacımıza çözüm gibi görünen yatırımlar, uzun vadede sanayimize ve kalkınma performansımıza zarar verebilir. DYY stratejisini, kapsamlı bir sanayi politikasının parçası olarak kurgulamak şart. Yalnızca teknolojiyi transfer edebilecek ve bu teknolojiyi diğer endüstrilere yayabilecek bir teşvik sistemi, kalkınma hamlemize anlamlı katkı sağlayabilir.
Miktardan kaliteye geçiş
Türkiye için ana politika önerisi açık: Miktar odaklı DYY stratejisinden kalite odaklı DYY stratejisine geçiş. Bu geçiş için birkaç somut adım tanımlanabilir.
Birinci adım, hedef fonksiyonu değiştirmektir. Resmî başarı göstergesi artık “toplam DYY girişi” değil; greenfield yatırım payı, ihracat yapan imalat yatırımlarının oranı, yerli tedarik katsayısı, patent ve Ar-Ge çıktıları ile bölgesel yayılım olmalıdır.
İkinci adım, teşvikleri performans şartına bağlamaktır. Vergi indirimi, arsa tahsisi, altyapı desteği, finansman veya izin kolaylığı; yerli mühendis istihdamı, tedarikçi geliştirme programı, eğitim yatırımı, Ar-Ge ve ihracat taahhüdü karşılığında verilmelidir. Karşılıksız teşvik, hazineden yabancı yatırımcıya doğrudan transferden başka bir şey değildir.
Üçüncü adım, hizmetler ve gayrimenkul ağırlıklı pasif girişlerle teknoloji yoğun üretken yatırımların aynı manşette toplanmasından vazgeçmektir. Bugün TCMB bültenlerinde yer alan toplam DYY rakamı, kamuoyunu yanıltıyor.
Dördüncü adım, Anadolu’da lojistik ve kümelenme eksenli bölgesel bir yatırım modeli kurmaktır. Çin örneğinin açıkça gösterdiği gibi, bölgesel platformlar ancak altyapı ve tedarik ekosistemiyle birlikte işe yarıyor.
Beşinci adım, hukuk devleti ve öngörülebilir makro çerçeveyi güçlendirmektir. Türkiye üzerine yapılan son çalışmalar, kurumsal kalite etkisinin DYY’nin büyümeye etkisi üzerinde pozitif ve güçlü olduğunu özellikle vurguluyor.
Altıncı adım, yerli firmaların emiş kapasitesini büyütmektir. Aksi hâlde, dünyanın en ileri yabancı yatırımı bile bir ada ekonomisi gibi çalışır; geldiği yerde kalır, kimseye dokunmaz.
Buraya yeniden dönelim: AB geç de olsa bunu fark etti ve yeni bir kurumsal filtre tasarlıyor. Çin onlarca yıl önce fark etti ve ekonomisini bu filtre üzerine inşa etti. Türkiye’nin bu iki örneğe bakarak kendine sorması gereken soru şudur: biz ne tür bir DYY rejimiyle, ne tür bir kalkınma hedefliyoruz? 2026’nın iktisadi gerçeği çıplak biçimde ortada: koşulsuz serbest piyasa, gelişmiş ekonomiler için bile artık sürdürülebilir bir politika değil. DYY’nin büyümeye katkısı ancak bazı koşullar altında gerçekleşiyor.