Küresel elektrik talebi büyük bir hızla artarken, 2035 yılına kadar, bu artışın günümüzdeki tüm gelişmiş ekonomilerin toplam elektrik tüketimine eşdeğer olması bekleniyor. (10.000 terawatt-saatten fazla)
Dünya genelinde tamamen elektrikli otomobil satışları, küresel elektrifikasyonun politika değişiklikleri, ticaret belirsizliği ve teknolojik evrimle şekillenen daha ölçülü ancak dirençli bir aşamaya girdiğini gösteriyor. Küresel elektrikli araç satışları 2024 yılında yüzde 25 artarak 17,8 milyon adede ulaştı ve hafif araç pazarındaki elektrikli araç payını yüzde 19,9’a çıkardı. Büyüme, Çin’deki güçlü ivme ile sağlanırken, Avrupa ve Kuzey Amerika’da daha ılımlı bir genişleme görüldü.
2026’da pazarlardaki dirençli talebin yanı sıra devam eden ekonomik ve siyasi olumsuzluklara rağmen Avrupa’daki istikrarlı görünümün desteğiyle 23,7 milyon EV satışı ve yüzde 25,5 pazar payı öngörülüyor. İleriye dönük olarak, elektrikli araç hacimlerinin 2040 yılına kadar küresel olarak yaklaşık 90 milyon adede ulaşması; 2026’da satışların yüzde 27,5’ini, 2030’da yüzde 43,2’sini ve 2040’ta yüzde 83’ün üzerinde bir paya sahip olması bekleniyor. Kuzey Amerika küresel benimseme eğrisinin gerisinde kalırken Çin kilit büyüme motoru olmaya devam ediyor.
Batarya talebinin; daha geniş elektrifikasyon, daha küçük ve daha uygun fiyatlı elektrikli araçların piyasaya sürülmesini sağlayan batarya verimliliğindeki iyileşmeler sayesinde artması bekleniyor.
2040’ta küresel otomobil satışlarının en az üçte ikisi elektrikli olacak
2040 yılına kadar küresel otomobil satışlarının en az üçte ikisinin elektrikli olması bekleniyor. Elektrikli araçlar, çevreye, insan sağlığına ve iklim değişikliğine zarar veren emisyonları azaltma potansiyelleri nedeniyle en çok tartışılan başlıklar arasında yer alırken; kullandıkları enerjinin ne kadar temiz olduğu konusu da giderek daha fazla gündeme geliyor. Karbon salımı yapan bir enerji kaynağıyla çalışan şarj istasyonuna takılırsa, emisyonları gerçekten azaltamıyor. Bazı tahminlere göre, kömüre bağımlı bölgelerde geceleyin bir elektrikli aracı şarj etmek, benzinli bir arabadan daha fazla emisyon üretebilir. Temiz enerji hedeflerine ulaşmak ve bu istasyonları çalıştırmak için nükleer gibi karbon içermeyen enerji kaynaklarına ihtiyaç duyuluyor.
Tüketiciler giderek daha fazla elektrikli araç kullanmak istiyor; ancak birçoğu şarj için gereken elektriğin fosil yakıtlardan gelmesinden çekiniyor.
Nükleer enerji, elektrikli araç şarj istasyonlarını çalıştırabilecek, güvenilir, uygun fiyat ve karbon içermeyen elektriğin sürekli akışı için en uygun seçenek olarak tartışılıyor. Nükleer reaktörler ve nükleer enerji, daha temiz bir şebeke oluşturmak için rüzgâr ve güneş gibi yenilenebilir kaynaklarla uyumlu şekilde birlikte çalışabiliyor. Elektrikli araçların karbonsuzlaşma hedeflerine ulaşabilmesi, artan elektrik talebinin karşılanması ve enerji maliyetlerinin kontrol altında tutulabilmesi açısından nükleer enerji kritik bir rol üstleniyor.
Elektromobiliteye doğru: Elektrik kaynakları ve talep etkileri
Elektrikli araçların kullanımını teşvik etmenin temel amacı karbon emisyonlarını azaltmak iken karbon emisyonu üretmeyen nükleer enerji, elektrikli araçların ihtiyaç duyduğu enerjiyi sağlamada önemli bir rol oynayabilir.
Başka bir konu ise benzinli ve dizel araç trafiğinden kaynaklanan mevcut hava kirliliği seviyeleri ölümlere neden oluyor. Elektrikli araçların yaygın olarak benimsenmesi bunu önemli ölçüde azaltacak. Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) partikül madde yönergelerine uyulmasının parasal sağlık faydalarının yıllık yaklaşık 31,5 milyar Euro olacağı tahmin ediliyor.
Şarj aşamalarında yüksek güç gereksinimleri nedeniyle, elektrikli araçların ve altyapısının yaygınlaşmasının; elektrik üretim sisteminin yük profili ile elektrik şebekesi genelindeki yük dağılımı üzerinde önemli etkiler yaratabileceğini belirtiyor. Bu etkilerin yerel düzeyde ortaya çıkması ise, toplam enerji talebini etkileyen eşiklere kıyasla çok daha düşük penetrasyon seviyelerinde gerçekleşebileceğine işaret ediyor. Özellikle elektrikli araç şarjı, önemli bir esneklik kaynağı olabilir; ancak şarj modellerine bağlı olarak sistem esnekliği üzerinde önemli bir baskı da oluşturabilir. Araçların, tüketimin yoğun olduğu zamanlarda şarj edilmesi şebekeye yükü artırarak elektrik arzında bir baskı yaratabilir.
Nükleer enerji tekrar tartışılıyor
Bu artışla birlikte, elektrikli araçlara paralel olarak yapay zekanın da yükselişi öne çıkıyor. Yapay zekâ teknolojileri büyük ölçüde veri merkezleri tarafından desteklenirken, orta ölçekli bir veri merkezinin elektrik tüketiminin yaklaşık 100 bin hanenin tüketimine eşdeğer olduğu ve veri merkezlerinin talebinin 2030 yılına kadar gelişmiş ekonomilerdeki elektrik talebi artışının yüzde 20’sinden fazlasını oluşturması bekleniyor.
Önde gelen yapay zekâ şirketlerinin bulunduğu ülkelerde, yapay zekâ destekli veri işlemenin enerji tüketiminin; on yılın sonuna kadar alüminyum, çelik, çimento ve kimyasal üretiminin toplam elektrik tüketimini aşacağı tahmin ediliyor. Yapay zekanın günlük uygulaması hastaneler, kamu yönetimi, ulaşım, tarım, lojistik ve eğitim gibi neredeyse tüm sektörlere yayılıyor.
Her sorgu, her simülasyon ve her öneri enerji tüketiyor. Temiz, istikrarlı, sıfır karbonlu ve 7/24 kullanılabilir elektriğe ihtiyaç daha da artacak. Bu ihtiyaç son derece yüksek bir eşik ve sadece rüzgâr ve güneş enerjisiyle elde edilemeyeceği kabul edilirken, nükleer enerjinin sadece bir seçenek değil, aynı zamanda geleceğin enerji yapısının vazgeçilmez bir temel bileşeni olduğu artık kabul görmeye başladı.
Nükleer sanayinin yükselişi
Nükleer enerji, yapay zekâ devriminin enerji ortağı olarak tartışılırken; düşük karbonlu üretim, 7/24 güvenilirlik, ultra yüksek güç yoğunluğu, şebeke istikrarı ve gerçek ölçeklenebilirlik olmak üzere beş ihtiyacı karşılayabilmesiyle öne çıkıyor.
Nükleer enerji, yükselişte iken şu anda küresel olarak faaliyette olan 441 reaktöre ek olarak 71 yeni reaktör inşa ediliyor. Bunlardan 10’unun ABD’de inşa edilmesi planlanıyor; ABD halihazırda 94 santralle en fazla nükleer enerjiye sahip ülke konumunda.
Yapay zekanın daha da öne çıkması ile veri merkezlerini yoğun biçimde kullanan teknoloji şirketleri, 2050 yılına kadar küresel nükleer enerji kapasitesinin en az üç katına çıkarılması hedefini destekleme taahhüdünde bulunurken; teknoloji ve yazılım devlerinden biri, ABD’nin Pennsylvania eyaletindeki bir nükleer santral ile 20 yıllık enerji satın alma anlaşması imzaladı.
Dünyanın geri kalanı da yapay zekanın büyümesiyle birlikte nükleer enerjiye aktif olarak yatırım yapıyor. Avrupa’da Frankfurt, Amsterdam ve Londra merkezli dünyanın en yoğun dijital koridorları bulunurken; Fransa ve Birleşik Krallık gibi geleneksel nükleer enerji güçleri nükleer santral yatırımlarını artırıyor, Polonya gibi gelişmekte olan ülkeler ise bu alandaki katılımlarını hızlandırıyor.
Rusya, nükleer enerji alanında dünyanın en büyük ihracatçısı olmaya devam ediyor ve gelişmiş reaktör teknolojilerinin önde gelen işletmeci ve geliştiricileri arasında yer alıyor. Çin ise hem yapay zekâ hem de nükleer enerjide yoğun çalışıyor.
Yapay zekâ teknolojilerinin gelişimi ve yapay zekâ veri merkezlerinin inşası eş zamanlı olarak ilerlerken, küresel ölçekte yeni nükleer reaktör yatırımlarında da belirgin bir artış görülüyor. Japonya, artan talebi karşılamak için veri merkezleri inşa etmeye ve modernize etmeye büyük yatırımlar yaparken; Orta Doğu’da Birleşik Arap Emirlikleri nükleer enerji programı kurarak bölgesel bir yapay zekâ merkezi haline geldi.
Geleceğin enerji altyapısı
Geleneksel santraller büyük yatırımlar ve yaklaşık 10 yıllık bir hazırlık süresi gerektirirken, teknoloji şirketleri, bölgesel şebeke arz kısıtlamaları veya iletim kayıpları konusunda adımlar atma isteği içerisinde. Yapılacak çalışmalar ve atılacak adımlar, şebeke yükseltmelerinin yavaş ilerlediği ve ara bağlantı kuyruklarının uzun olduğu bölgelerde belirleyici bir avantaj sağlamaya yönelik olarak öne çıkıyor. Geleceğin artan enerji ihtiyacını karşılayacak, nükleer ağırlıklı bir enerji altyapısı kurmak olacak.
Nükleer enerji kurtarıcı olabilir
Nükleer enerji, kamuoyunda geçmişte yaşanan ciddi kazalar nedeniyle olumsuz bir algıya sahip. Ancak her bir olaydan önemli dersler çıkarıldı. Eski nesil reaktörler ile yeni nesil reaktörler arasındaki en büyük fark; yeni teknolojilerin farklı yakıt türleri ve pasif güvenlik sistemleri sayesinde erime riskini önemli ölçüde azaltması. Gelecekte nükleer enerjiye yönelim yaşanmasa dahi, hızla artan enerji talebini karşılamak için alternatif ve güvenilir çözümler geliştirilmesi gerektiği açıkça görülüyor.