Son 1 haftadır internette dolaşan bir tartışma dikkat çekiciydi. İran savaşı sırasında yayımlanan bazı Netanyahu videolarının “yapay zekâ ile üretilmiş olabileceği” iddiası hızla yayıldı. Bir görüntüde elin altı parmaklı olduğu söyleniyor, başka bir karede mimikler inceleniyor, ses tonu analiz ediliyordu. Bir kesim videonun gerçek olduğuna inanıyor, bir kesim ise bunun bir deepfake olduğunu savunuyordu.
Ama belki de asıl mesele videonun gerçek olup olmaması değildi.
Asıl mesele şuydu: Artık gerçek ile sahte arasındaki sınırın kendisi tartışma konusu haline gelmişti.
Bu yeni çağda krizler yalnızca savaş meydanlarında, borsalarda veya diplomatik masalarda yaşanmıyor. Krizlerin önemli bir kısmı artık enformasyon alanında yaşanıyor. Ve yapay zekâ, bu alanın doğasını kökten değiştirmiş durumda.
Bir video gerçek olabilir. Ama aynı video milyonlarca insan tarafından sahte olduğuna inanılabilir. Bir açıklama sahte olabilir. Ama milyonlarca insan tarafından gerçek kabul edilebilir.
Bu durumda sorun artık “yalanın yayılması” değil. Sorun, hakikatin kendisinin çözülmeye başlamasıdır.
Ve bu çözülmenin ekonomik maliyeti henüz tam olarak hesaplanabilmiş değil.
Hakikatin erozyonu: Yeni bir psikolojik savaş alanı
20. yüzyılda propaganda devletlerin en önemli araçlarından biriydi. Ama propaganda yine de belirli bir üretim maliyetine sahipti. Film stüdyoları, gazeteler, televizyon kanalları ve uzun üretim süreçleri gerekiyordu.
Bugün ise birkaç kişi, birkaç saat içinde küresel ölçekte yayılabilecek sentetik bir gerçeklik üretebiliyor.
Yapay zekâ artık yalnızca içerik üretmiyor. Aynı zamanda içeriklerin güvenilirliğini de tartışmalı hale getiriyor. Deepfake videolar, sentetik ses kayıtları, manipüle edilmiş fotoğraflar ve algoritmik propaganda ağları artık enformasyon ekosisteminin kalıcı bir parçası.
Bu durumun yarattığı en kritik fenomenlerden biri “liar’s dividend” olarak adlandırılıyor.
Bir başka deyişle: Deepfake teknolojisi yaygınlaştıkça, gerçek görüntüler bile “bu da yapay zekâ olabilir” diyerek reddedilebiliyor.
Gerçek kayıtlar sahte ilan ediliyor. Sahte kayıtlar gerçek gibi dolaşıyor.
Bu noktada propaganda artık yalnızca yanlış bilgi üretmekle ilgili değil. Amaç çoğu zaman daha basit:
Her şeyi tartışmalı hale getirmek.
Çünkü insanlar hiçbir şeye kesin olarak güvenemez hale geldiğinde, gerçekliğin yerini algı yönetimi alır.
Piyasalar için yeni bir risk: Bilgi oynaklığı
Finansal piyasalar bilgi üzerine kuruludur. Bir merkez bankası başkanının açıklaması, bir şirket CEO’sunun konuşması, bir savaşın seyrine ilişkin bir haber veya bir hükümetin politik kararı piyasaları saniyeler içinde etkileyebilir.
Bu nedenle piyasaların en kritik girdisi aslında bilgidir. Ama bilgi güvenilirliğini kaybetmeye başladığında piyasalar yeni bir risk türüyle karşı karşıya kalır: Bilgi oynaklığı.
Yapay zekâ dezenformasyonu bu oynaklığı dört temel kanaldan büyütüyor.
İlk olarak, oynaklık primi ortaya çıkıyor. Bilginin doğruluğu konusunda şüphe arttıkça yatırımcılar daha yüksek risk primi talep ediyor. Bu durum borsalarda, emtia fiyatlarında ve ülke risk primlerinde daha yüksek volatilite anlamına geliyor.
İkinci olarak, doğrulama maliyeti hızla yükseliyor. Şirketler, medya kuruluşları ve yatırımcılar artık yalnızca bilgi üretmekle kalmıyor; aynı zamanda o bilginin gerçekten kendilerinden çıktığını da kanıtlamak zorunda kalıyor. Doğrulama altyapıları, kriz iletişim ekipleri ve teknoloji yatırımları yeni bir operasyonel maliyet yaratıyor.
Üçüncü olarak, güven erozyonu ekonomik davranışı doğrudan etkiliyor. Eğer yatırımcılar şirket açıklamalarına, tüketiciler kurumsal mesajlara veya vatandaşlar devlet açıklamalarına güvenmez hale gelirse, ekonomik kararlar ertelenir. Bu da yatırım iştahını ve büyüme beklentilerini zayıflatır.
Dördüncü ve belki de en önemli sonuç ise piyasada yeni asimetrilerin oluşmasıdır.
Doğrulama teknolojilerine, güvenilir iletişim altyapılarına ve güçlü kurumsal markalara sahip büyük oyuncular avantaj kazanırken, zayıf kurumlar ve kırılgan ekonomiler daha büyük risklerle karşı karşıya kalır.
Başka bir deyişle, gelecekte rekabet yalnızca sermaye veya teknoloji üzerinden değil, bilgi bütünlüğü kapasitesi üzerinden de şekillenecek.
Hakikatin ekonomik bedeli
Yapay zekâ dezenformasyonu çoğu zaman teknolojik bir problem gibi tartışılıyor. Finansal sistemler, demokratik kurumlar ve küresel ticaret büyük ölçüde güven üzerine kuruludur. Eğer bu güven sistematik olarak zayıflarsa, ekonomik maliyet yalnızca tekil krizlerle sınırlı kalmayacaktır.
Bilgi doğruluğunun tartışmalı hale geldiği bir dünyada yatırım kararları yavaşlar, piyasa oynaklığı artar ve kurumsal itibarın değeri dramatik biçimde yükselir.
Bu nedenle önümüzdeki yıllarda ekonomiler yalnızca enflasyon, faiz veya büyüme oranlarıyla değil; bilgi bütünlüğü kapasitesiyle de değerlendirilecek.
Ve belki de asıl soru şu olacak:
Geleceğin ekonomisinde en değerli varlık sermaye mi olacak, veri mi olacak, yoksa doğrulanabilir hakikat mi?