21 Ağustos’ta yayımlanan yazımda yapay zekânın itibarını kimin kurtaracağını sormuştum. O yazıda, itibar meselesinin teknoloji kadar onu kullanma biçimimizle de ilgili olduğunu anlatmaya çalışmıştım. Şimdi tartışma yeni bir aşamada: Teknolojinin yalnızca ne yaptığı değil, ona hangi adı verdiğimiz de konuşuluyor.
Donald Trump, 19 Eylül’de Truth Social’da “Artificial Intelligence” için yeni ad önerilerini oylamaya açtı: “Superior Intelligence”, “Extreme Intelligence” ve “Supreme Intelligence”. Birkaç gün sonra, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda ABD’nin resmî belgelerinde “Super Intelligence” kullanılacağını duyurdu.
Küçük ama anlamlı bir ayrıntı var: “Super Intelligence”, ilk anketteki seçeneklerden biri değildi. Bu nedenle anketi, yeni adı belirleyen bir oylamadan çok, ad değişikliği fikrini gündeme taşıyan bir hamle olarak okumak daha doğru. Belki de yapay zekânın itibarını kurtarmak için atılmış bir ilk adım bile diyebiliriz.
“Yapay”dan “süper”e
Bu değişiklik ilk bakışta sözcük seçimi gibi görünüyor. Oysa kelimeler yalnızca bir şeyi adlandırmaz; ona nasıl bakacağımızı da etkiler. “Yapay”, insan eliyle üretilmiş olana işaret ediyor. Ancak gündelik dilde bazen taklit, doğallıktan uzaklık, hatta sahicilik eksikliği çağrışımı yaratabiliyor. Trump’ın gerekçesi de bu çağrışım üzerinden kuruluyor: “Artificial” kulağa sahte gibi geliyor, oysa teknoloji gerçek ve etkileyici.
“Süper” ise başka bir kapı açıyor. Taklit eden bir sistemden, insan kapasitesini aşan bir güce geçiyoruz. Bu ad teknolojiye heyecan ve prestij kazandırabilir; aynı zamanda ona daha fazla kudret atfedilmesine yol açabilir. Bir toplum, “yapay” dediği teknolojiye mesafeli durabilir. “Süper” dediği teknoloji karşısında ise hayranlık duyabilir, çekinebilir ya da kendi karar gücünü ona bırakmaya daha yatkın hâle gelebilir.
Burada ters köşe olan şu: İsim değişikliği yapay zekâyı insanlara yaklaştırmayı amaçlarken, onu insandan daha yukarıda konumlandırabilir. “Süper” sözcüğü yalnızca imajı değil, güç ilişkisini de tarif etmeye başlar: Bu gücü kim yönetecek, sınırını kim belirleyecek, sonuçlarından kim sorumlu olacak?
Beyaz Saray süreci şekillendiriyor…
Trump’ın 29 Eylül’de imzaladığı yürütme emri, federal yürütme organlarının resmî belgelerinde “Artificial Intelligence” yerine “Super Intelligence” ve “SI” kullanmasını istiyor. Bu, dünyanın tamamı için verilmiş bir isim kararı değil. Emir, yeni ifadeleri şimdilik mevcut yasal yapay zekâ tanımına bağlıyor; yönetimden 60 gün içinde yeni bir federal tanım için öneri hazırlaması isteniyor. Yani ad değişmiş olsa da kavramın hukuki sınırları hâlâ tartışmaya açık.
Aynı gün Beyaz Saray’da teknoloji şirketlerinin yöneticileriyle yapılan buluşma da bu değişimin yalnızca dilde kalmadığını gösterdi. Şirketlerle imzalanan gönüllü taahhüt; şirket içi güvenlik kontrolleri, bağımsız değerlendirme ve yönetim kurulu gözetimi gibi önlemler öngörüyor. Trump belgeyi “ahlaken bağlayıcı” diye tanımladı. Ancak metin yasal yaptırım içermiyor. Bu nedenle buluşmayı, güvenlik meselesinin çözüldüğü bir an olarak değil, bu güvenliğin kimin eliyle ve hangi kurallarla sağlanacağına dair süren pazarlığın parçası olarak görmek gerekiyor.
İşte isim değişikliğinin toplumsal etkisi de burada belirginleşiyor. Devlet, teknolojiyi “süper” diye adlandırıyor; şirketler güvenlik için kendi süreçlerini taahhüt ediyor; insanlar ise bu sistemlere hayatlarında daha fazla yer açıyor. Bu üç hareket aynı anda ilerliyor. Bir yanda teknolojiyi büyütme ve ülke liderliğini koruma arzusu, diğer yanda onu denetleme ve güvenli kılma ihtiyacı var. İsim, bu gerilimi çözmüyor; ona bir çerçeve veriyor.
Nitekim OpenAI’ın bu hafta tanıttığı GPT 6.1 Sol ve Dots ajanları, yapay zekânın gündelik hayattaki rolünün de değiştiğini gösteriyor. Sol daha düşük maliyetle güçlü iş performansı sunmayı hedeflerken, Dots kullanıcı adına işleri takip edebilen ajanlar olarak tanıtıldı. Artık yapay zekâdan yalnızca bir yanıt değil, bir işi sürdürmesini ve tamamlamasını bekliyoruz. Böylece “süper zekâ” sözü, soyut bir gelecek anlatısı olmaktan çıkıp bilgisayarımızda, takvimimizde ve iş akışlarımızda karşılık buluyor.
Belki de asıl mesele, yapay zekânın adının değişip değişmemesi değil. Bir kelime, toplumun teknolojiye dair beklentisini yükseltebilir; ama güveni tek başına kuramaz. Güven, insanların bu sistemlerin ne yapabildiğini, neyi yapamadığını ve kimin sorumluluğunda çalıştığını gördükçe oluşur. “Süper” demek, büyük bir gelecek vaadi taşıyor. Bu vaadin insanları güçlendirmesi, insanın karar hakkını ve emeğini görünmez kılmaması gerekiyor.
Yapay zekânın itibarını kurtarmanın yolu, onu daha büyük göstermekten geçmeyeceği kesin. Belki de onu doğru adlandırmak; gücünü, sınırlarını ve insanla kurduğu ilişkiyi açıkça anlatmak daha doğru bir yol olacaktır. Çünkü bir teknolojiye verdiğimiz isim, onun ne olmasını umduğumuzu söyler. O teknolojinin hayatımızda neye dönüşeceğini ise ona verdiğimiz yetki belirler.