Businessweek
Bloomberg Businessweek Türkiye dijital dergisine aboneliğiniz boyunca tam erişim sağlayabilirsiniz. Abone Ol

Ekonomi

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı (Atilla)’nın Jeoekonomisi: Çevreden Merkeze, Bağlantısız Çok Kutupluluğa Doğru Türkiye
Türkiye, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ile şu gerçeği bütün açıklığıyla öğrenmiştir: Bir ülke bir ittifakın güvenlik sistemine dahil olabilir; ancak kendi ekonomik, teknolojik ve askeri kapasitesini inşa etmeden gerçek anlamda bağımsız olamaz.
  • 24 Temmuz 2026 01:39
  • Dr. Şahin Yaman
1974 Kıbrıs Barış Harekâtı (Atilla)’nın Jeoekonomisi: Çevreden Merkeze, Bağlantısız Çok Kutupluluğa Doğru Türkiye

1974’te Türkiye, soykırımın eşiğine sürüklenen soydaşlarını kurtarmak ve adada barış ve güvenliği yeniden tesis etmek amacıyla Kıbrıs’a çıktığında, karşısında yalnızca Yunan cuntasının desteklediği bir darbe rejimi veya adadaki güvenlik krizi yoktu. Türkiye aynı zamanda kendisini ekonomik, teknolojik ve askeri bakımdan Batı sistemine bağımlı kılan Atlantik düzeninin sınırlarıyla sert biçimde yüzleşti. Harekâtın ardından uygulanan ABD silah ambargosu, Türkiye’ye NATO müttefiki olmanın stratejik teknolojiye erişimin garantisi olmadığını açık biçimde gösterdi. Batı’dan Türkiye’ye yönelik de facto, yani fiili sivil teknoloji transfer kısıtlamaları zaten herkesin bildiği bir gerçekti; şimdi buna, NATO ittifakının ne kadar koşullu ve araçsal olabileceğini gösteren de jure, yani hukuken açık ve resmî bir askeri teknoloji ambargosu da eklenmişti.

NATO’ya ve Batı sistemine eklemlendikten sonra darbeler, siyasi müdahaleler, eğitim politikaları, askeri ve güvenlik yapılanmaları ve ekonomik bağımlılık mekanizmaları üzerinden budandıkça sulanan, sulandıkça budanan Türkiye, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ile Atlantik ittifakının cilalı söylemlerinin ardındaki çıplak gerçeği bütün açıklığıyla gördü. Belki de görmek zorunda kaldı. Türkiye’nin kendi güvenlik ve egemenlik tercihleri ile Atlantik sisteminin çıkarları çatıştığı anda, yıllardır kutsanan “ittifak dayanışması” perdesi yırtıldı; müttefiklik yerini ambargoya, dayanışma yerini baskıya bıraktı. 1974’ten 2026’ya uzanan süreçte ise, silah ambargolarından teknoloji kısıtlamalarına kadar Batı’nın Türkiye’ye yönelik politikalarında temel zihniyetin değişmediği; Türkiye’nin ise sözde ittifak ilişkisi içinde sürekli bir ileri-geri salınım yaşadığı görülmektedir.

Aslında Batı’nın Kıbrıs’taki asıl rahatsızlığını anlamak için meselenin jeopolitik ve tarihsel derinliğine inmek gerekir. Asıl mesele, 1974’te Doğu’nun ve Küresel Güney’in parçası sayılan, Türk ve Müslüman kimliğini laik bir cumhuriyet modeliyle birleştiren ve ekonomik bakımdan Batı’nın gerisinde bulunan bir ülkenin, kendi iradesiyle gerçekleştirdiği tarihi hamleydi. Türkiye’nin, kendisini dünyanın efendisi ve tarihin doğal merkezi olarak gören zengin Batı’nın itirazlarına rağmen askeri güç kullanarak kendi egemenlik ve güvenlik tercihlerini hayata geçirmesi, yalnızca Kıbrıs’taki dengeleri değil, sömürgecilikten yeni kurtulan dünyanın güç tahayyülünü de sarsabilecek bir emsaldi.

Dekolonizasyon çağının hemen sonrasında, Asya ve Afrika’nın bağımsızlıklarını yeni kazandığı ve Küresel Güney’in siyasi egemenliğini ekonomik bağımsızlıkla tamamlamaya çalıştığı bir dönemde, Türkiye’nin Kıbrıs’ta Batı’nın rızasını beklemeden harekete geçmesi güçlü bir mesaj taşıyordu: Ekonomik olarak daha zayıf olmak siyasi iradenin önünde mutlak bir engel değildir; Batı’nın rızası olmadan da egemenlik kullanılabilir. Batı açısından asıl endişe, Kıbrıs’taki Türk askeri varlığından çok, bu örneğin başka coğrafyalarda yaratabileceği ilhamdı. Türkiye’nin Kıbrıs’ta ortaya koyduğu kendi kaderine hâkim olma iradesi, sömürgecilikten yeni kurtulmuş Asya ve Afrika halklarına, Batı merkezli güç hiyerarşisinin mutlak ve değişmez olmadığını gösteren güçlü bir emsal teşkil edebilirdi. Bu nedenle 1974, Türkiye’nin stratejik bağımlılıklarının yarattığı kırılganlıkları açığa çıkaran bir kırılmadan çok daha fazlasıydı. Aynı zamanda dekolonizasyon çağının ruhuyla kesişen, Küresel Güney’in yükselen özgüveniyle buluşan ve Batı merkezli güç hiyerarşisine meydan okuyan bir jeopolitik andı. Türkiye, Kıbrıs’ta yalnızca soydaşlarının hayatını ve güvenliğini değil; sert güç kullanma iradesiyle kendi egemenlik iradesini, güvenlik anlayışını ve tarihsel karar verme hakkını da savunuyordu. Kıbrıs Barış Harekâtı’nın Batı açısından asıl jeoekonomik ağırlığı da tam burada yatıyordu.

1974’ün Türkiye açısından asıl jeoekonomik mirası budur. Kıbrıs Barış Harekâtı, stratejik özerkliğin yanı sıra ekonomik ve teknolojik bağımsızlığın da bir tercih değil, zorunluluk olduğunu gösterdi. Çünkü siyasi bağımsızlığın ekonomik ve teknolojik altyapısı yoksa egemenlik kâğıt üzerinde kalabilir; en kritik anda alınan stratejik kararlar başkalarının teknolojisine, finansmanına ve onayına bağımlı hale gelebilir. Bugün Amerikan hegemonyasının aşındığı, Atlantik düzeninin eski bütünlüğünü kaybettiği, Asya merkezli ekonomik ağırlığın yükseldiği ve çok kutuplu bir dünya düzeninin şekillendiği bir dönemde, 1974’ün dersi yeniden önümüze çıkmaktadır. Türkiye’nin meselesi, bir kutbun yörüngesinden çıkıp başka bir kutbun yörüngesine girmek değil, bütün kutuplarla eşit ve karşılıklı çıkar temelinde ilişki kurabilecek gerçek bir stratejik özne haline gelmektir.

Bunun için Türkiye, Atlantik sistemine eklemlenmiş ekonomik ve stratejik bağımlılıklarını aşmalıdır. Gümrük Birliği’nin Türkiye’yi karar alma mekanizmalarının dışında bırakan asimetrik yapısından kurtulmak ve ekonomik ilişkileri egemen eşitlik, karşılıklılık ve adil çıkar paylaşımı temelinde yeniden kurmak, gerçek siyasi ve jeopolitik bağımsızlığın şartlarından biridir. Türkiye kendi ticaret politikasını belirleyemediği, stratejik teknolojilere erişimi başkalarının siyasi kararlarına bağlı olduğu ve ekonomik seçenekleri tek bir merkezin kurallarıyla sınırlandığı sürece tam anlamıyla bağımsız bir jeopolitik aktör olamaz. Bu nedenle uzun vadeli hedef, ekonomik bağımlılıkları azaltan, teknolojik ve finansal özerkliği güçlendiren ve gerektiğinde NATO’nun askeri-stratejik çerçevesinin dışına kendi iradesiyle çıkabilecek kapasiteye ulaşan bağımsız bir devlet modeli olmalıdır. Bu, ani bir kopuş değil; savunma sanayisinden enerjiye, yüksek teknolojiden finansmana, ticaretten eğitim ve bilgi üretimine uzanan, uzun soluklu bir hazırlık sürecidir. Türkiye önce kendi ayakları üzerinde durabilecek gücü inşa etmeli, ardından güvenlik mimarisini kendi ulusal çıkarları doğrultusunda yeniden tanımlayabilmelidir. Gerçek bağımsızlık, ancak bağımsız kalabilecek kapasiteye sahip olduğunuzda mümkündür.

Bu yaklaşımın özü açıktır: Her kutba kendi ağırlığı ve Türkiye’nin milli çıkarları ölçüsünde değer vermek; hiçbir kutba bağımlı olmamak; bütün güç merkezleriyle ilişki kurabilmek; fakat hiçbirinin iradesini Türkiye’nin kendi iradesinin üzerine koymamak. Türkiye’nin stratejik geleceği Batı’dan Doğu’ya bir eksen kaymasında değil, bütün eksenlerle kendi şartları ve çıkarları doğrultusunda ilişki kurabilen, ekonomik ve teknolojik seçeneklerini çeşitlendirmiş ve kendi kararlarını kendi kapasitesiyle alabilen bağımsız bir merkez ülke olabilmesindedir. 1974’te Kıbrıs’ta başlayan stratejik uyanışın 21. yüzyıldaki karşılığı budur: Eksen değiştirmek değil, kendi eksenini kurmak; bir kutba yaslanmak değil, bütün kutuplarla konuşabilmek; bağımlılık üretmek değil, stratejik özerklik inşa etmek. Türkiye’nin hedefi, çok kutuplu dünyanın yeni çevresi olmak değil, kendi tarihsel ağırlığıyla onun bağımsız merkezlerinden biri olmaktır.

1974: Atlantik sisteminin sınırlarıyla karşılaşmak

1974’ü yalnızca Kıbrıs üzerinden okumak, tarihin jeoekonomik boyutunu kaçırmaktır. O yıl dünya sistemi büyük bir kırılmanın içinden geçiyordu. 1971’de Nixon Şoku ile Bretton Woods’un parasal düzeni çökmüş, doların altınla bağı koparılmış, 1973’te sabit kur sistemi tarihe karışmış, dünya ekonomisi yüksek enflasyon, dalgalı kurlar ve stagflasyonla mücadele etmeye başlamıştı. Aynı yıl Yom Kippur Savaşı’nın ardından petrol ilk kez küresel ölçekte etkili bir jeopolitik silaha dönüşmüş, Batı ekonomileri sarsılırken Körfez ülkelerinde petrodolar kaynaklı büyük bir sermaye birikimi oluşmuştu. Aynı anda Afrika’da sömürge imparatorlukları çözülüyor, Vietnam’da Amerikan gücü geri çekiliyor, Bağlantısızlar Hareketi güçleniyor ve Küresel Güney, Batı merkezli ekonomik sisteme karşı daha adil bir uluslararası ekonomik düzen talep ediyordu. 1974’te Birleşmiş Milletler’de Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen, yani NIEO, tartışılırken taleplerin özü son derece açıktı: Siyasi bağımsızlık, ekonomik bağımsızlık olmadan tamamlanmış sayılmaz.

Türkiye’nin 1974’te karşılaştığı gerçek de tam olarak buydu. Türkiye siyasi olarak bağımsızdı; ancak savunma sanayiinde, yüksek teknolojide, dış finansmanda ve kritik üretim alanlarında Batı’ya bağımlıydı. Kıbrıs Harekâtı, bu bağımlılığın sınırlarını ortaya çıkardı. Türkiye NATO üyesiydi, fakat Türkiye’nin kendi stratejik kararını aldığı anda NATO’nun en güçlü ülkesi olan ABD tarafından silah ambargosuna maruz kaldı. Avrupa’nın önemli bir bölümü de Türkiye’nin ekonomik ve siyasi hareket alanını daraltan bir tutum benimsedi. Türkiye böylece müttefiklerinin kendisine stratejik teknoloji transferini sınırsız biçimde açacağı varsayımının gerçek olmadığını gördü. Atlantik sistemi Türkiye’nin güvenliğini kendi güvenlik mimarisinin parçası olarak görüyordu; fakat Türkiye’nin tam ekonomik ve teknolojik bağımsızlığını aynı ölçüde kendi stratejik çıkarının parçası olarak görmüyordu. 1974’ün en önemli jeoekonomik derslerinden biri budur.

Silah ambargosu ve stratejik özerkliğin doğuşu

1974 sonrası ambargo, Türkiye’nin yalnızca askeri kapasitesini değil, ekonomik modelini de sorgulamasına yol açtı. Çünkü ambargo, modern jeopolitiğin temel gerçeğini ortaya koydu: Bir ülke stratejik savunma kapasitesini kendi kaynaklarıyla sürdüremiyorsa, gerektiğinde kendi dış politikasını da tam olarak uygulayamaz. Savunma sanayii bu nedenle yalnızca bir güvenlik sektörü değil, doğrudan ekonomik egemenliğin ve ulusal bağımsızlığın parçasıdır. Türkiye’nin daha sonra savunma sanayiinde yerlileşmeye yönelmesi, bu tarihsel deneyimden bağımsız düşünülemez. Ancak 1974’ün bir başka önemli boyutu daha var. Türkiye aynı dönemde Batı dışındaki ekonomik ve teknolojik kanalları da kullanmaya başladı. Sovyetler Birliği ile gerçekleştirilen sanayi işbirliği bunun önemli örneklerinden biriydi. İskenderun Demir Çelik, Seydişehir Alüminyum, Aliağa Rafinerisi ve Petrokimya gibi büyük sanayi projelerinde Sovyet teknolojisi ve finansmanının önemli rol oynaması, Türkiye açısından stratejik bir gerçeği ortaya koydu: Teknoloji transferinin ve kalkınma finansmanının tek kaynağı Atlantik dünyası değildi. Burada mesele Sovyet sistemini tercih etmek değildi; mesele, tek bir merkeze bağımlı olmamaktı. Türkiye’nin ihtiyacı ideolojik blok değiştirmek değil, ekonomik ve teknolojik seçeneklerini çoğaltmaktı. Stratejik özerklik, bir ittifaktan diğerine geçmek değildir. Stratejik özerklik, hiçbir ittifakın ekonomik ve teknolojik bağımlılığa dönüşmesine izin vermemektir. Bu yaklaşım, bugün Türkiye’nin izlemesi gereken bağlantısız çok kutupluluk anlayışının da temelini oluşturabilir.

Atatürk’ün bağımsız ekonomik diplomasisinden çok kutupluluğa

Türkiye’nin bugün ihtiyaç duyduğu jeoekonomik yönelim aslında yeni değildir. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Mustafa Kemal Atatürk’ün dış ekonomik politikası, bugünkü çok kutupluluk tartışmalarının erken bir örneği olarak okunabilir. 1930’ların Büyük Buhran ortamında Türkiye, dönemin büyük güçlerinden herhangi birinin ekonomik hinterlandı haline gelmek yerine kendi kalkınma hedeflerini merkeze alan bağımsız bir ekonomik diplomasi yürüttü. Sovyetler Birliği’nden sanayi ve kalkınma desteği alırken Avrupa ile ticaret ilişkilerini sürdürdü, ABD ile ekonomik temaslarını geliştirdi ve devletçi kalkınma modelini farklı uluslararası kaynaklarla birlikte kullandı. Bu yaklaşımın temelinde tek bir blokun parçası olmak değil, Türkiye’nin kendi kalkınma hedeflerini merkeze alan çok yönlü ekonomik diplomasi vardı. Atatürk’ün dış politikasının ekonomik mantığı, bugün yeniden hatırlanmayı hak etmektedir: Türkiye hiçbir büyük gücün ekonomik hinterlandı olmamalıdır. Türkiye’nin çıkarı bir merkeze bağlanmakta değil, bütün merkezlerle kendi çıkarı doğrultusunda ilişki kurabilmektedir. Bunun özü Batı karşıtlığı değildi; Sovyet yanlılığı da değildi. Daha derin ve daha gerçekçi bir ilkeye dayanıyordu: Türkiye merkezli bağımsızlık. Bugün ihtiyaç duyulan da budur. Türkiye’nin jeoekonomik yönelimi “Batı’dan Doğu’ya eksen değiştirmenin ötesinde”, hiçbir eksene bağlanmadan bütün eksenlerle ilişki kurabilmek olmalıdır.

Atlantik düzeninin Türkiye’ye ödettiği fatura

Türkiye’nin 1950 sonrası Atlantik sistemine entegrasyonu, güvenlik açısından önemli kazanımlar sağladı ve NATO üyeliği Soğuk Savaş boyunca Türkiye’nin güvenlik mimarisinin temel unsurlarından biri oldu. Ancak bu entegrasyonun ekonomik ve teknolojik boyutu daha karmaşıktı. Türkiye, Batı ittifakının güvenlik sistemine dahil olurken aynı ölçüde yüksek teknoloji üretim merkezine dönüşememiş, küresel değer zincirlerinin üst halkalarında kalıcı bir yer edinmekte zorlanmış ve kritik teknolojilerde dışa bağımlılık uzun süre devam etmiştir. 1974 ambargosu ise bu yapısal asimetrinin görünür hale geldiği an olmuştur. Daha sonra Türkiye’nin Batı ile ekonomik entegrasyonu derinleşmiş, 1980 sonrası ihracata dayalı büyüme modeli, Avrupa ile ekonomik bütünleşme ve 1995 Gümrük Birliği Türkiye ekonomisinin dönüşümü kısmi iktisadi faydaları yanında Batıya olan siyasi bağımlılık sürecini daha da derinleştirmiştir.

Bu nedenle Türkiye’nin önündeki mesele Gümrük Birliği’nden bir gecede kopmak veya Avrupa’dan uzaklaşmak değildir. Asıl mesele, Türkiye’nin ekonomik seçeneklerini genişletmek ve Gümrük Birliği ile Avrupa’ya devredilen ticaret politikası uygulama irademizi yeniden devralmak, marşımızdaki İstiklalin hakkını yerine getirmektir. Türkiye’nin ticaret haritası Avrupa’dan tamamen kopmak için değil, Avrupa’nın tek merkez olmaktan çıkarılması ve Türkiye’nin çok merkezli bir ekonomik ağın düğüm noktası haline gelmesi için yeniden çizilmeli, statik değil şartlara bağlı dinamik olarak güncellenmelidir.

Asya’ya açılım: Sadece bir ekseni değiştirmek değil, seçenekleri çoğaltmak

Türkiye’nin Asya’ya yönelmesi, Batı bağımlılığından kurtulup Doğu da bir bloğa bağlanmak anlamına gelmemelidir. Bu, eski bağımlılığın yerine yeni bir bağımlılık koymak olur. Türkiye’nin hedefi Çin’in veya başka herhangi bir gücün ekonomik çevresi haline gelmek değil, çok kutuplu sistemin bağımsız bir merkezi olmaktır. Batı bağımlılığından kurtulalım. Ama hiçbir eksenin alt küme elemanı olmayalım. Gerekiyorsa maliyetlerine de katlanalım. Bu nedenle Türkiye’nin stratejisi çok kutuplu, çok taraflı, çok-işlevli ve coğrafyalı olmak zorundadır. Afrika, Çin, Hindistan, Rusya, Orta Asya, Güneydoğu Asya ve Körfez ülkelerinin tamamı Türkiye’nin yeni ekonomik diplomasisinin parçası olabilir. Türkiye’nin Avrupa ile ticaretini korurken Asya ile teknoloji ve yatırım ilişkilerini geliştirmesi, Rusya ve Orta Asya ile enerji ve ulaştırma bağlarını güçlendirmesi, Körfez ile finansal ortaklıklar kurması ve Afrika ile üretim ve pazar bağlantılarını derinleştirmesi, yeni bir bağımlılık zinciri oluşturmak değil, bağımlılık riskini dağıtmak anlamına gelir. RCEP gibi Asya merkezli ticaret mimarileri ve BRICS+ gibi yükselen ekonomik işbirliği platformları, küresel ekonomik ağırlık merkezinin değiştiğini gösteriyor. Kısaca Türkiye’nin bu yeni dünyada yapması gereken bir bloğa katılmak değil, çoklu bağlantılar kurmaktır. Türkiye’nin jeoekonomik modeli bu nedenle “Doğu’ya yönelmek” veya “Batı’dan uzaklaşmak” şeklinde tanımlanmamalıdır. Doğru kavram bağlantısız çok kutupluluk olabilir. Her kutba kendi ağırlığı kadar değer vermek, hiçbir kutba kendini teslim etmemek ve Türkiye’nin çıkarlarının gerektirdiği her yerde bütün kutuplarla aynı anda işbirliği yapabilmek.

NATO ve stratejik tam bağımsızlık

Türkiye’nin uzun vadeli stratejik geleceğinde sorulması gereken asıl soru artık şudur: Tam bağımsızlık, kendi bağımsız askeri ve stratejik kapasitemizi inşa etmeden mümkün müdür? Çünkü gerçek bağımsızlık, bir ittifakın içinde daha fazla özerklik aramak değil, güvenliğini herhangi bir askeri ittifaka bağımlı olmadan sağlayabilecek güce sahip olmaktır. Türkiye’nin nihai hedefi, kendi savunma sanayisini, yüksek teknolojisini, enerji ve gıda güvenliğini, finansal altyapısını, lojistik koridorlarını ve stratejik üretim kapasitesini geliştirerek NATO’ya olan askeri ve stratejik bağımlılığını aşmak ve uzun vadede NATO’dan kendi iradesiyle çıkabilecek bağımsızlığa ulaşmak olmalıdır.

Türkiye’nin stratejik kimliği NATO olamaz; Türkiye’nin stratejik kimliği kendi milli egemenliği ve ulusal çıkarlarıdır. NATO’dan çıkış, başka bir askeri ittifaka katılmanın değil, Türkiye’nin kendi güvenliğini kendi kapasitesiyle sağlayabilecek olgunluğa erişmesinin sonucu olmalıdır. Önce ekonomik, teknolojik ve askeri bağımsızlık kapasitesi inşa edilmeli; ardından Türkiye’nin güvenlik mimarisi, kendi iradesiyle ve kendi çıkarları doğrultusunda yeniden tanımlanmalıdır. Türkiye’nin yolu eksen bağımlılığı değil, bağımlılıkları aşarak kendi eksenini kurmaktır.

1974’ten 2026’ya batı cephesinde yeni bir şey yok: Aynı dersin ikinci perdesi

1974’te Türkiye Batı’nın ikiyüzlü ambargosuyla acı biçimde yüzleşmiştir. Bugün ise ekonomik yaptırımların, teknoloji ambargolarının, ihracat kontrollerinin ve finansal baskıların jeopolitik silah haline geldiği çok daha çıplak biçimde görülmektedir. 1974’te Türkiye’nin savunma sanayii dışa bağımlıydı; bugün ise savunma teknolojileri stratejik rekabetin en önemli alanlarından biri. O gün petrol jeopolitik bir silaha dönüşmüştü; bugün enerjiye kritik mineraller, çipler ve yapay zekâ eklenmiştir. 1974’te Küresel Güney Yeni İktisadi Düzen (NIEO) talep ediyordu; bugün BRICS+ ve yükselen ekonomiler küresel ekonomik yönetişimin yeniden dengelenmesini istiyor. Atlantik ile ilişkiler sürdürülebilir; fakat Atlantik bağımlılığından çıkılmalıdır.

Bağlantısızlığın 21. yüzyıldaki anlamı tam olarak budur: Her kutba layık olduğu değeri vermek, hiçbir kutba gereğinden fazla değer vermemek ve Türkiye’nin kendi ağırlığını bütün kutuplar arasında taşıyabilmek. Ancak bunun bir şartı daha vardır: Türkiye işbirliklerinde güvenilir, kararlı ve öngörülebilir olmalıdır. Bir ona, bir buna günübirlik göz kırpan; kısa vadeli hesaplarla yön değiştiren eyyamcı bir jeopolitik çizgi, ne bağımsızlık ne de devlet ciddiyeti üretir. Türkiye’nin ihtiyacı, yönsüz bir denge siyaseti değil, kendi çıkarları doğrultusunda kararlı ve tutarlı bir stratejik özerkliktir.

Kıbrıs’tan bağlantısız çok kutupluluğa: Tam bağımsızlık doktrini

Türkiye’nin önünde, 21. yüzyılın çok kutuplu dünyasına uygun yeni bir jeoekonomik doktrin oluşturma zorunluluğu bulunuyor. Bunun temelini ekonomik, teknolojik ve askeri bağımsızlık oluşturmalıdır. Enerji, savunma, finans, yüksek teknoloji ve kritik hammaddelerde dışa bağımlılık azaltılmalı; ticaret ve ekonomik diplomasi çok merkezli hale getirilmeli; Türkiye hiçbir büyük gücün ekonomik veya stratejik uzantısı olmamalıdır. Çünkü siyasi bağımsızlık, ekonomik, teknolojik ve askeri kapasiteyle desteklenmediği sürece eksik kalacaktır. 21. yüzyılda bağımsızlığın sınırları artık yalnızca haritalarda değil; çip fabrikalarında, enerji terminallerinde, uydu sistemlerinde, lojistik koridorlarında, ödeme altyapılarında ve yapay zekâ teknolojilerinde belirleniyor.

Bu doktrinin tarihsel referansı Atatürk’ün bağımsızlıkçı ekonomik diplomasisidir. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Türkiye, dönemin büyük güçlerinden herhangi birinin ekonomik hinterlandı olmamış; Sovyetler Birliği ile sanayi işbirliği yaparken Avrupa ile ticaretini sürdürmüş, kendi sanayi altyapısını kurmuştur. Bugün yapılması gereken, bu yaklaşımı 21. yüzyılın jeoekonomik şartlarına uyarlamaktır. Atatürk’ün “tam bağımsızlık” anlayışı artık yalnızca siyasi bağımsızlık olarak değil, ekonomik, teknolojik, askeri ve jeoekonomik bağımsızlık olarak ele alınmalıdır.

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nın gerçek mirası da burada yatmaktadır. Türkiye o gün şu gerçeği bütün açıklığıyla öğrenmiştir: Bir ülke bir ittifakın güvenlik sistemine dahil olabilir; ancak kendi ekonomik, teknolojik ve askeri kapasitesini inşa etmeden gerçek anlamda bağımsız olamaz. ABD ambargosu bunu göstermiş, Batı’nın teknoloji transferindeki sınırları ortaya koymuş, Sovyetler Birliği ile gerçekleştirilen sanayi işbirliği ise Türkiye’nin tek bir teknoloji merkezine mahkûm olmadığını kanıtlamıştır.

Bugün dünya yeniden değişiyor. Amerikan hegemonyası aşınmakta, Atlantik düzeni eski bütünlüğünü kaybetmekte, DTÖ merkezli ticaret sistemi kriz yaşamakta, Asya’nın ekonomik ağırlığı artmakta ve BRICS+ genişlemektedir. Türkiye’nin buna vereceği cevap, Batı’dan Doğu’ya eksen değiştirmek değil, bağlantısız çok kutupluluk temelinde tam bağımsızlığını inşa etmek olmalıdır.

1974’te Kıbrıs’a çıkan Türkiye, çevreden merkeze doğru stratejik yürüyüşünün en önemli adımlarından birini atmıştır. Bugün görev daha büyüktür. Türkiye artık yalnızca kendi merkezini güçlendirmekle yetinmemeli; çok kutuplu dünyanın bağımsız ve kurucu merkezlerinden biri olmalıdır. Çünkü 1974’ün temel dersi şudur: Bağımsızlık, başkalarının ittifaklarında güvenli bir yer bulmak değildir. Bağımsızlık, gerektiğinde kendi yolunu seçebilecek ekonomik, teknolojik, askeri ve diplomatik güce sahip olmaktır. Türkiye’nin yeni jeoekonomik yürüyüşünün istikameti de buradan geçmektedir: Çevreden merkeze, bağımlılıktan stratejik egemenliğe, tek eksenden bağlantısız çok kutupluluğa ve nihayetinde eksen değiştirmekten öte, kendi eksenini kuran tam bağımsız bir Türkiye’ye.

Dergi Erişimi
Dergi içeriklerini okumak için Bloomberg Businessweek Türkiye dijital dergisine abone olmanız gerekmektedir.Abone değilseniz abonelik satın alarak tüm dergi içeriklerine sınırsız erişim sağlayabilirsiniz
Abone Ol
“Erken Sanayisizleşme” Riski: İlk Yarı Ne Söylüyor?
“Erken Sanayisizleşme” Riski: İlk Yarı Ne Söylüyor?
Dezenflasyonun istenilen hızda ve seviyede ilerlememesi ve iyimserliğin sürekli ertelenmesi reel sektörde rahatsızlığı artırırken, “erken sanayisizleşme” riski yüksek sesle dile getiriliyor. Sanayi sektöründe ilk altı aylık performans zorlu ancak dirençli bir tabloya işaret ediyor.
Tahmin Piyasaları Yeni Bir İçeriden Öğrenenler Sınıfı Yaratıyor
Tahmin Piyasaları Yeni Bir İçeriden Öğrenenler Sınıfı Yaratıyor
Polymarket gibi platformlar belirsizliği fiyatlamak için kuruldu. Ancak yeni veriler, bu platformların aslında ayrıcalıklı bilgiye sahip kişileri ödüllendiriyor olabileceğini gösteriyor.
‘Baş Vurguncu’
‘Baş Vurguncu’
Donald Trump ve ailesi, bir başkanlıktan nasıl kazanç sağlanacağı konusunda yeni bir standart belirliyor.
Yapay Zekâ Destekli Dolandırıcılıklardan Korunmanın Modern Rehberi
Yapay Zekâ Destekli Dolandırıcılıklardan Korunmanın Modern Rehberi
Yapay zekâ, internet dolandırıcılarının üretkenliğini adeta turbo şarja bağlıyor. Peki siz güvende kalabilecek misiniz?
Bankalarda Kârlılık Umudu Başka Bahara Kaldı
Bankalarda Kârlılık Umudu Başka Bahara Kaldı
Borsa İstanbul’da ikinci çeyrek bilanço dönemi başlarken, bankalara ilişkin kâr beklentileri hayal kırıklığı yaratıyor. İran savaşı ile birlikte yaşanan gelişmeler bankaların ilk çeyrekteki kârlılığının tersine dönmesine neden oldu. İkinci çeyrekte artan maliyetlerle birlikte bankaların toplam kârlarında yüzde 24 düşüş bekleniyor.
“MSCI Mesajını İyi Alamazsak, Kendimizle Baş Başa Kalırız”
“MSCI Mesajını İyi Alamazsak, Kendimizle Baş Başa Kalırız”
İnfo Yatırım Genel Müdürü Tarkan Akgül, sermaye piyasaları açısından 2026 yılının ilk iki çeyreğinin zorlu geçtiğini vurgularken MSCI’ın uyarılarına yönelik atılacak adımların ikinci yarıdaki önemine dikkat çekiyor.
Savaşın Gölgesinde Rekor Arayışı
Savaşın Gölgesinde Rekor Arayışı
Yakın coğrafyadaki jeopolitik krizler, rezervasyonlardan sigorta maliyetlerine kadar turizmin tüm dengelerini zorluyor. Sektörün bu yılki performansı artık yalnızca deniz, kum ve güneşle değil, güven algısı ve kriz yönetimiyle şekilleniyor.
Türk Çeliğinin Karbonsuzlaşma Faturası
Türk Çeliğinin Karbonsuzlaşma Faturası
Küresel çelik sektörünün güçlü aktörlerinden Türkiye, 2053 “Net Sıfır” hedefleri ve Avrupa Birliği’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması kıskacında kritik eşikten geçiyor. Sektörün yeşil dönüşüm için yıllık 1 ila 2 milyar dolarlık yatırım ihtiyacı tartışma konusu olurken sektör temsilcileri, bugün atılmayan adımların yarın çok daha ağır bir maliyetle karşılarına çıkacağı konusunda hemfikir.
Sektörün Yeni Büyüme Formülü: Karanlık Mutfak
Sektörün Yeni Büyüme Formülü: Karanlık Mutfak
Türkiye’de online yemek siparişleri 2025’te 270,2 milyar TL’lik hacme ulaşırken hızlı ticaretin içinde yemek siparişlerinin payı yüzde 69,5’e ulaştı. Her beş e-ticaret işletmesinden biri yemek sektöründe faaliyet gösterirken, restoran yatırımları da dijital sipariş ekonomisine göre yeniden şekilleniyor. Kira giderlerinde yüzde 50-70, başlangıç yatırımında ise yüzde 60-75 tasarruf sağlayan “dark kitchen” modeli, sektörün yeni büyüme alanı olarak öne çıkıyor.
İngiltere’de Burnham Döneminde Ekonominin Yeni Yol Haritası
İngiltere’de Burnham Döneminde Ekonominin Yeni Yol Haritası
İngiltere’de Andy Burnham dönemi, güçlü sosyal politika vaatleriyle başladı. Ancak yüksek kamu borcu ve sınırlı vergi imkanı, yeni hükümetin manevra alanını daraltıyor.
Enerjinin Yeni Güç Oyunu: Küçük Modüler Reaktörler
Enerjinin Yeni Güç Oyunu: Küçük Modüler Reaktörler
SMR’lerin dünya için yeni bir enerji ve sanayi fırsatına dönüşüp dönüşmeyeceğini, seri üretimin maliyetleri gerçekten düşürüp düşüremeyeceği belirleyecek.
Yapay Zekâda Rekabet Çiplere Taşındı
Yapay Zekâda Rekabet Çiplere Taşındı
Yapay zekâ hızlandırıcı çip pazarı hızla büyürken, teknoloji devleri kendi donanımlarını geliştirerek dışa bağımlılığa yönelik yeni alternatif oluşturmaya çalışıyor. 2033’e kadar GPU pazarının 486 milyar dolara, ASIC pazarının ise 118 milyar dolara çıkması bekleniyor.
Güvenilir AI’ın Yolu Daha Büyük Modelden Değil
Güvenilir AI’ın Yolu Daha Büyük Modelden Değil
Yapay zekân etkileyici ama güvenilmez geliyorsa, sorun genelde modelin gücü değil, eksik bağlamdır.
Elektrikli Mobilitede Yeni Eşik
Elektrikli Mobilitede Yeni Eşik
Türkiye şarj ekosistemi, niceliksel büyümeden hizmet kalitesi ve dijital erişim rekabetine geçiyor
Otomotivde 2026 İlkyarı Raporu
Otomotivde 2026 İlkyarı Raporu
Tarifelerden jeopolitik krizlere 2026 yılının ilk yarısında sektör adına pek çok önemli gelişme yaşandı.
Tiktok’un Sahibi Bytedance, Çin Dışındaki En Büyük Veri Merkezi İçin Brezilya’yı Seçti
Tiktok’un Sahibi Bytedance, Çin Dışındaki En Büyük Veri Merkezi İçin Brezilya’yı Seçti
TikTok’un yaratıcısı şirketin 39 milyar dolarlık veri merkezi yatırımı, Lula’nın Çin yatırımlarını ülkeye çekme çabalarının son büyük meyvesi oldu.
İspanya’nın Güneş ve Rüzgâr Enerjisi Patlaması Yatırımcılar İçin Hayal Kırıklığına Dönüştü
İspanya’nın Güneş ve Rüzgâr Enerjisi Patlaması Yatırımcılar İçin Hayal Kırıklığına Dönüştü
Yenilenebilir enerjiye 80 milyar dolardan fazla yatırım yapan İspanya, güneşli günlerde artık ihtiyacından fazla elektriğe sahip.
Grönland, İstediğinden Daha Fazla Yatırımcı Çekiyor
Grönland, İstediğinden Daha Fazla Yatırımcı Çekiyor
Donald Trump’ın bölgeye yönelik takıntılı ilgisi, Grönland’ı rahatsız edici ama aynı zamanda kazançlı da olabilecek bir konuma sürükledi.