Amerikalı Jeoekonomist ve tarihçi David P. Calleo (1934–2023), transatlantik ilişkilerini klasik bir askeri ittifak diyalektiğinin ötesinde, makroekonomik bir güç mücadelesi olarak da okumuştur. Calleo’nun jeoekonomik entelektüel mirası; ABD’nin “aşırı hegemonik yayılma” (hegemonic overstretch) krizi, Avrupa’nın Washington’a olan yapısal bağımlılık sarmalı ile uluslararası parasal asimetriler üzerine kuruludur. Bugün Batı, II. Dünya Savaşı sonrası tesis edilen Atlantik merkezli küresel finansal/parasal hegemonyanın çözülüşünü izlerken, Calleo’nun işaret ettiği güç boşlukları uluslararası mimariyi yeniden radikal bir biçimde şekillendirmektedir. Bu çözülme ikliminde, 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde gerçekleşecek Ankara NATO Zirvesi, ittifakın karşı karşıya kaldığı mali disiplin dayatmaları ve endüstriyel dönüşüm sancılarıyla Calleo’nun jeoekonomik kehanetlerini doğrulamaktadır. Ancak zirveye ev sahipliği yapan Türkiye için bu süreç bu Zirve, NATO müttefiklerin (sözde) stratejik tuzaklarına düşmekle sonuçlanmamalıdır. Ya da Türkiye için bu zirve, müttefiklerin kriz yönetimine eklemlenmekten ibaret olmamalı; 1838 Balta Limanı ile kurumsallaşan çevre ülke tuzağına ve iktisadi vesayet modeline karşı, küresel iş bölümündeki asimetrik bağımlılığı kırmayı hedefleyen çok boyutlu bir stratejik eksen değişimi ifade için düşünsel egzersiz fırsatı olarak değerlendirilmelidir.
Küresel tek kutupluluğun tamamen tasfiye olduğu bu günlerdeki kritik eşikte Türkiye, Atlantik sisteminin kıskacına alınmış, askeri ve iktisadi bağımlılık zincirlerini kırarak Atlantik dünyası ile Yükselen Asya arasında, yeni bir egemen jeo-ekonomik denge mimari - sine yönelmelidir. Bu analiz, 1944 ‘Bretton Woods’tan 2026 Ankara Zirvesi’ne uzanan süreçte, transatlantik güvenlik mimarisinin arkasındaki ekonomik cephe hatlarını ve Türkiye’nin bu dönüşümdeki konumunu kısaca incelemektedir.
I. Güvenlik-Ekonomi: Calleo’nun ABD Hegempnyasına Jeoekonomik Yaklaşımı
Johns Hopkins Üniversitesinin efsane hocalarından David Calleo güvenlik analizlerinde, uluslararası güvenliği saf askeri dengelerden ibaret gören ana akım realist yaklaşımın dışına çıkar. Onun yaklaşımının merkezinde, askeri taahhütler ile ulusal topyekun iktisadi kapasitesi arasındaki kaçınılmaz diyalektik yer alır. Paul Kennedy’nin Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşleri adlı eserindeki tezlerine benzer şekilde, Calleo süper güçlerin, savaş meydanlarında değil; fazlaca zorladıkları sınır ötesi askeri genişlemelerini finanse ederken iktisadi bünyelerini tahrip ettiklerinden dolayı çökeceklerine vurgu yapar.
Hegemonik yayılma, kronik ikiz açık kısır döngüsü ve silah olarak dolar:
Calleo, başyapıtı Beyond American Hegemony (1987) adlı eserinde, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası üstlendiği “küresel jandarma” rolü ve dolayısıyla da NATO’nun mali faturasını jeoekonomik perspektiften tahlil etmiştir. Ona göre, savunma harcamaları, ekonomiye doğrudan katma değer sağlayan üretken yatırımlar değildir; askeri harcamalar aksine sermayeyi emer ve bütçe açıklarını körükleler, maliye politikası için yüktür. ABD, küresel hegemonyasını sürdürebilmek için sürekli olarak bütçe açığı vermiş, bu açığı kapatmak için doların küresel rezerv para statüsünü yapısal bir manivela olarak kullanmıştır. Calleo, The Imperious Economy (1982) çalışmasında, Washington’ın jeopolitik gücü ile makroekonomik politikaları arasındaki organik bağı inceler. 1960’lardaki Vietnam Savaşı ve “Great Society” sosyal programları federal bütçede devasa delikler açtığında, ABD bu harcamaları vergilerle finanse etmek yerine karşılıksız dolar basarak çözmüştür. Bretton Woods sisteminin sunduğu asimetriyle ABD, kendi iç enflasyonunu ve bütçe açıklarını Avrupa’ya ihraç etmiştir. C. De Gaulle’ün ekonomi danışmanı ünlü eseri ‘Batının Parasal Günahları’nda (The monetary sin of the West, 1972) bu gerginliği derinliğine inceler. Calleo’ya göre güvenlik şemsiyesi karşılığında Avrupa, değersizleşen dolarları rezerve etmek ve Amerikan açıklarını finanse etmek zorunda bırakılmıştır. Calleo’nun The Bankrupting of America (1992) eserinde ayrıntılandırdığı üzere, askeri hegemonyanın sürdürülmesi Amerikan ekonomisinde kronik bir “İkiz Açık” (Bütçe ve Ticaret Açığı) yaratmıştır. Ulusal kaynakların sivil sanayi ve altyapı yerine savunma-sanayi kompleksine akıtılması, Amerikan imalat sektörünün küresel rekabetçiliğini uzun vadede zayıflatmıştır. Askeri güç arttıkça ekonomik taban daralmış; ekonomik taban daraldıkça da hegemonya daha borçlu hale gelmiştir. 2026 yılı itibarıyla 40 trilyon dolara dayanan ve milli geliri geride bırakan devasa Amerikan borç stoku, Washington’ı kendi bastığı paranın altında ezilen bir imparatorluğa dönüştürmektedir. Sadece geçmişin faiz yükünü taşımak için bile yılda 1 trilyon dolardan fazla haraç ödeyen bu finansal oburluk, doların gücünü eriterek ABD’yi geri dönülemez bir iflas sarmalına sürüklemektedir. Süper gücün küresel krizleri yönetme yeteneğini içeriden çürüten bu mali çöküşe tekabül etmektedir. Amerikan Savunma Bakanlığı’nın adının Savaş Bakanlığı’na çevrilmesi, sembolik açıdan ‘Pax Americana’ söyleminin de bir nevi sona erdiğinin ikrarı gibi duruyor.
II. Transatlantik Çatışmanın Jeoekonomik Kronolojisi (1944 - 2026):
Atlantik tarihi, ortak bir güvenlik şemsiyesinden öte yapısal jeopolitik ve ekonomik çatışmaların da tarihidir. Transatlantik jeoekonomik gerginlikler temelde iki ana eksende—parasal ve ticari—yürümüştür. Bu kronolojik izlek, ittifakın hiçbir zaman pürüzsüz bir askeri mutabakat olmadığını, hatta çok ciddi bir gerginlikler tarihine sahip olduğunu göstermektedir. Vitrindeki ortaklığın arkasında daima paranın kontrolü, küresel pazara giriş çatışmaları ve finansal egemenlik mücadelesi yer almıştır. Süreç, Fransız iktisatçı Jacques Rueff’ün “Batı’nın Parasal Günahları”nda tasvir ettiği, ABD’nin rezerv para statüsünü suiistimal etmesine dayalı kronik parasal gerginliklerin bir tür dışavurumu ve ABD ile Avrupa arasında hiç bitmeyen bir boyunduruk-otonomi gerginliğidir. Türkiye, Atatürk sonrası dönemde yöneldiği tam bağımsızlık istikametinden bu jeopolitk ve ekonomik bağımlılık sarmalına savrulmuştur.
1944 - 1959: Kuruluş asimetrisi, EPU ve IMF karşıtlığı:
David Calleo Bretton Woods ve “Atlantik Fantazisi” (1944-1949): Bretton Woods sonrası kurulan Hegemonik Düzen, Avrupa’yı korurken aynı zamanda ABD’nin finansal uydusu haline getirme riskiyle kurulmuştur. Batı Avrupa, savunma yükünü ABD’ye yıkarak (Free rider) kendi refah devletini inşa ederken, Calleo bu durumu Avrupa’yı jeopolitik olarak cüceleştiriren “rahat bir bağımlılık” ilişkisi olarak niteler. Avrupa Ödemeler Birliği (EPU) ve IMF Çatışması (1950-1958): Marshall Planı sonrası Avrupa ülkeleri, dolar kıtlığını aşmak ve kendi aralarındaki ticareti çok taraflı takas yöntemiyle geliştirebilmek için 1950’de EPU’yu kurmuştur. ABD, Avrupa’nın kendi finansal boyunduruğundan kurtulmasına yönelik çabalarını anında boğmuştur. ABD kontrolündeki IMF, Avrupa’nın kendi içinde bağımsız bir finansal blok ve bölgesel korumacılık odağı haline gelmesini engellemek için EPU’ya karşı çıkmış, Avrupa’yı küresel dolar sistemine entegre olmaya zorlamıştır.
1960 - 1989: Altına bağlı dolar savaşı, tarım çatışmaları ve Nixon şoku:
De Gaulle’cü Direnişten Tavuk Savaşlarına Bir Dönem(1960’lar): Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle ve onun ekonomi danışmanı Jacques Rueff , ABD’nin dolar basarak dünyayı haraca bağladığını (“fahiş ayrıcalık”) savunmuştur. Rueff’in tavsiyesiyle Fransa, elindeki dolarları Pentagon’un itirazlarına rağmen altına dönüştürerek ABD hazinesinden fiziki altın talep etmiştir. Calleo, Avrupa’nın Washington’dan bağımsız bir kutup olmasını savunan bu Gaullist tezleri jeoekonomik bir haklılık olarak görür. Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET), CAP aracılığıyla kendi çiftçisini korumak için Amerikan tarım ürünlerine gümrük duvarları ördüğünde, transatlantik ilişkiler tarihindeki ilk büyük ticaret savaşı olan “Tavuk Savaşları” patlak vermiştir. Güvenlik müttefiki olan taraflar, ticarette birbirlerinin pazar payını baltalayan iki rakibe dönüşmüştür. Bu bağlamda 1971 Nixon şoku ve Bretton Woods’un çöküşü tarihsel bir dönüm noktasıdır. ABD, Vietnam Savaşı’nın getirdiği mali yük altında ezilerek doların altın karşılığını tek tarafl ı olarak kaldırmıştır. Bu hamle, Calleo’ya göre Amerikan hegemonyasının müttefiklerine yönelik en büyük jeoekonomik darbesidir; Washington, kendi ifl asını dalgalı kur sistemiyle Avrupa’ya fatura etmiştir.
1990 - 2016: Tek kutupluluk tuzağı, Uruguay turu, genişlemenin maliyeti (1986-1994):
GATT kapsamındaki Uruguay Round müzakerelerinde ABD; Avrupa’nın tarım sübvansiyonlarını (CAP) ve fikri mülkiyet korumalarını kırmak için ağır baskı uygulamıştır. Washington, kendi hizmet ve finans sektörünü Avrupa pazarlarına sokmak isterken, Brüksel kültürel istisnalar ve korumacı bariyerlerle direnmiştir. “David Calleo’ya göre NATO’nun Doğu’ya doğru hatalı genişlemesi, sadece küresel güvenlik risklerini artırmakla kalmamış; aynı zamanda jeopolitik gerilimleri tırmandıran stratejik adımlara devasa bir ekonomik sermaye harcanmasına neden olmuştur.” Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla tek kutuplu zafer sarhoşluğuna kapılan Washington, NATO’yu Doğu’ya doğru hızla genişletmiştir. Calleo, bu hamleyi Rusya’nın meşru güvenlik çıkarlarını göz ardı eden ve ABD ekonomisine yeni finansal yükler getiren en büyük stratejik hata olarak tanımlar (Rethinking Europe’s Future, 2001).
2017 - 2026: Hegemonik Çözülme, Ukrayna ve Avrupa’nın Artan Bağımlılığı
Trump dönemiyle birlikte NATO Güvenlik şemsiyesi ciddi sonuçlar doğuracak şekilde, tamamen sarsılmıştır. Trump dönemiyle başlayan ve Biden/Harris idareleriyle derinleşen transatlantik gerilimler, Calleo’nun “ABD artık bu askeri yükü tek başına taşımak istemez” tezini tescillemiştir. ABD’nin Enflasyonu Düşürme Yasası (IRA) gibi korumacı önlemleri, Avrupalı sanayiyi sübvansiyonlarla Amerika’ya çekerek kıtayı jeoekonomik olarak zayıflatmıştır. 2022’de başlayan Rusya-Ukrayna savaşı, Avrupa’yı ucuz Rus enerjisinden mahrum bırakırken, kıtayı yüksek maliyetli Amerikan LNG’sine ve Pentagon’un silah tedarik zincirine bağımlı kılmıştır. Bu asimetri, Avrupa içinde “Stratejik Özerklik” (Strategic Autonomy) arayışını bir lüksten varoluşsal bir bütçe zorunluluğuna dönüştürmüştür.
III. Ankara Zirvesi: İttifakın yeni mali gerçekliği ve tüccar NATO
7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde gerçekleşecek olan Ankara NATO Zirvesi, Calleo’nun bahsettiği bu mali tasfiye ve yeniden yapılanma sürecinin kurumsallaştığı platformdur. İttifak, kolektif bir savunma paktından, katı fayda-maliyet analizlerinin yapıldığı ticari bir ortaklığa evrilmektedir. ABD yeni stratejisinde mali baskı ve yüzde 5 savunma bütçesi hedefine ağırlık vermektedir. Müttefiklerin taahhüt ettiği GSYİH’nin yüzde 5’ini savunmaya ayırma hedefi, yüksek kamu borcu ve bütçe açıklarıyla boğuşan birçok Avrupa başkentinde sosyal refah harcamalarını baltalamaktadır. Finansal piyasalar, bu bütçe transferlerinin Avrupa tahvil piyasaları üzerindeki daraltıcı etkisini yakından izlemektedir. ABD, bütçe hedeflerini yakalayan müttefiklere yönelik siyasi ve operasyonel imtiyazlar içeren “iki vitesli NATO” modelini Ankara öncesinde masaya getirmiştir. ABD’nin NATO Daimi Temsilcisi Matthew Whitaker’ın açıklamalarına göre; yüzde 5 barajını aşan ülkelere liderler seviyesinde daha fazla ikili görüşme süresi, silah tedarik süreçlerinde öncelik ve savunma sanayii ihalelerinde avantaj sağlanması planlanmaktadır. Bu durum, jeoekonomik gücün doğrudan kurumsal imtiyaza dönüştürülmesi niyetini ifşa etmektedir.
IV Baltalimanı’ndan Gümrük Birliği bağımlılığına sırtımızdaki tarihsel şelek
Ankara Zirvesi’ne ev sahipliği yapan Türkiye için bugünkü jeoekonomik kırılma noktası, müttefiklerin üretim kapasitesine dair rasyonel bir model sunmanın çok ötesinde, tarihsel bir egemenlik ve yön arayışıdır. Türkiye’nin Atlantik ile olan ilişkisi, Calleo’nun merkez-çevre sarmalına dair tezleriyle örtüşen derin tarihsel bagajlara sahiptir. Türkiye’nin küresel iktisadi sisteme asimetrik entegrasyonu, 1838 Baltalimanı Ticaret Antlaşması ile başlamıştır. Osmanlı ekonomisinin açık pazar haline gelerek çöküşünü hızlandıran, sanayileşmesini baltalayan ve imparatorluğu yarı-sömürgeleşme patikasına sokarak dünya sisteminin “periferisine” (çevresine) iten bu süreç, Cumhuriyet döneminde de yapısal dönüşümlerle devam etmiştir.
Cumhuriyet’in kurucu ekonomi politikalarının aksine, 1995 Gümrük Birliği Antlaşması ile Türkiye, karar mekanizmalarında yer almadığı bir yapının ticari mevzuatlarına ve gümrük duvarlarına tek taraflı olarak bağlanmıştır. Tıpkı Calleo’nun Avrupa için tarif ettiği “jeopolitik cüceleşme” gibi, Türkiye de tek taraflı Atlantik ve Avrupa entegrasyonu süreçlerinde egemenliğinin iktisadi kaldıraçlarını yapısal olarak devretmiştir. Bugün küresel çok kutupluluğa evrilirken Türkiye’nin egemen finansal mimari arayışı, köklü bir tarihsel vizyona dayanmaktadır. Charles P. Kindleberger’in The World in Depression 1929–1939 adlı klasiğinde aktardığı üzere; Atatürk Türkiye’si, 1932 Cenevre Konferansı’nda küresel buhrandan çıkış için devrimsel bir öneri sunmuştur. Belçika ve Polonya ile ortak hareket eden Ankara; uluslararası ticareti canlandıracak, spekülatif baskıları kıracak bir Uluslararası Kredi Bankası ve Bretton Woods’un çok öncesinde bir ortak fon (erken dönem IMF fikri) kurulmasını teklif etmiştir. Bu sürecin ILO ilkeleriyle entegre yürütülme çabası ise uluslararası sosyal adalet anlayışına işaret etmektedir. Bu hamle, Türkiye’nin tek kutuplu dayatmalara karşı alternatif, çok kutuplu ve kurumsal vizyon üretebilme kapasitesinin en somut tarihsel kanıtıdır; Türkiye bu bağımsız patikada ilerlemeye devam etmelidir.
V- NATO’dan bağımsızlaşmaya yönelik yeni yol haritası:
David Calleo’nun “Amerikan hegemonyasının çöküşü kaçınılmazdır” tezi kabul edildiğinde, Türkiye için Ankara Zirvesi bir bağlılık tazeleme platformu değil, bir bağımsızlaşma stratejisine başlangıç teşkil etmelidir. Türkiye, sadece Atlantik dünyası ile üretim ve finansın yeni ağırlık merkezi haline gelen Yükselen Asya (BRICS, Şanghay İşbirliği Örgütü kümelenmesi) arasında da sıkışıp kalmamalıdır. Aksine, askeri olarak NATO’nun tek taraflı ileri karakolu olmaktan kademeli olarak bağımsızlaşmalı; iktisadi planda ise Atatürk’ün 1932 vizyonunda olduğu gibi çok kutuplu iktisadi mimarinin kurucu aktörlüğüne soyunmalıdır. Türkiye, yeni uluslararası mimarinin gerektirdiği gerçekçiliği de dikkate alarak kendi egemenlik eksenini merkeze alan kendine has, sui generis bir dengenin mimarı olmak zorundadır. Ankara Zirvesi, 1944’ten bu yana süregelen Amerika’nın müttefikleri üzerinde kurduğu mali hegemonyasının ve Avrupa’nın Washington’a olan asimetrik bağımlılık ilişkisinin yapısal sınırlarına dayandığını kanıtlamaktadır. Calleo’nun jeoekonomik merceğinden bakıldığında, küresel tek kutupluluğun çözüldüğü bu yeni dönemde; Türkiye, 1838 Balta Limanı ve 1995 Gümrük Birliği’nin dayattığı yapısal periferileşme tuzaklarını aşmak adına, tarihsel kurucu kodlarından beslenen yeni bir jeoekonomik doktrin geliştirmelidir. Atlantik, Asya ve Afro-Avrasya eksenleri arasında salt bir köprü değil; egemenlik, mütekabiliyet ve küresel adalet ilkeleri temelinde denge kuran, uluslararası sisteme yön veren proaktif bir güç merkezi haline gelmelidir.