Küresel ekonomi uzun süre, barış varsayımı üzerine kurulu bir denge rejimi içinde işledi. Dünya Ticaret Örgütü ve GATT sistemi, bu yapının kurumsal temelini oluşturarak serbestleşmeyi ana ilke haline getirdi. Bu dönemde korumacılık eğilimleri büyük ölçüde geri planda kaldı; mal, hizmet ve bilgi akımları, iki kutuplu sistemin varlığına rağmen görece öngörülebilir ve düşük çatışma düzeyine sahip bir küresel entegrasyon içinde gelişti.
Ancak 2026 itibarıyla 21. yüzyılın ikinci çeyreğine girerken, ileriye dönük perspektif savaş ekonomisi koşullarının hem Türkiye’de hem de uluslararası sistemde etkisini giderek artıracağına işaret ediyor. Bu durum, hem küresel ekonomi hem de ulusal ekonomiler açısından daha belirsiz, daha parçalı ve daha güvenlik merkezli bir döneme geçiş anlamına geliyor. Bu önceki yapıda, fiyatlar görece öngörülebilir, arz zincirleri süreklilik içinde ve jeopolitik riskler büyük ölçüde dışsal şoklar olarak modellenmekteydi. Bu çerçevede tüketim davranışı da esas olarak gelir düzeyine bağlı doğrusal bir ilişki olarak ele alınmış; gelir arttıkça tüketimin arttığı, gelir azaldıkça tüketimin azaldığı varsayımı modern makroekonomik analizlerin temel omurgasını oluşturmuştu.
Bugün ise bu varsayımın çözülmekte olduğu bir dönemin içindeyiz. Enerji güvenliği krizleri, ticaret bloklaşmaları, siber saldırılar, altyapı kırılganlıkları ve giderek daha sık tekrarlanan jeopolitik çatışma alanları, ekonomik sistemi dışsal risklere maruz kalan bir yapı olmaktan çıkararak, riskin doğrudan sistemin içine yerleştiği bir düzleme taşıyor. Artık şoklar istisna değil, ekonomik davranışın sürekli belirleyici değişkeni haline geliyor. Türkiye bu dönüşümü daha yoğun hisseden ekonomilerden biri. Çünkü ülke aynı anda Ortadoğu güvenlik baskısı, Doğu Akdeniz ve Adalar Denizi enerji ve egemenlik rekabeti, Karadeniz’de büyük güç çatışması, siber güvenlik tehditleri, deprem riski ve pandemi benzeri küresel biyolojik şok ihtimalleri ile çevrelenmiş durumdadır. Bu çok katmanlı risk alanı, ekonomiyi yalnızca büyüme üretme kapasitesi açısından değil, aynı zamanda şoklar altında çalışabilirlik açısından yeniden düşünmeyi de zorunlu kılıyor.
Bu noktada temel soru daha keskin hale geldi: Ekonomi yalnızca büyüme üreten bir pozitif düzlem ya da mekanizma mı, yoksa kriz ve belirsizlik şartları altında dahi hem devlet hem de toplum için süreklilik üreten bir sistem olarak mı ele alınmalıdır? Eğer öyleyse, klasik ekonomik okumalarımızda savaş ve olağanüstü şartlara yönelik farklı bir okuma ya da bakış açısı nasıl geliştirilebilir?
Genişletilmiş makro kimlik: Savaş ekonomisi çerçevesi
Savaş ekonomisi şartlarında devlet ve ulusal bütünlüğü koruma, hatta geliştirme varsayımı altında bu yeni yapıyı daha iyi nasıl kavrayabiliriz? Savaş şartlarında devlet ve ticaret fonksiyonlarına biraz daha farklı nasıl bakabileceğimize daha evvel değinmiştik. Savaş ve diğer olağanüstü koşullar altında, makroekonomik denklemi temel alarak değişen önceliklerle yeni analiz çerçeveleri geliştirmek mümkün. Bu tür rejimlerde asıl kritik meselelerden biri, hanehalkları ve bireylerden oluşan toplumsal yapının tüketim düzeyindeki dayanıklılığının nasıl korunacağıdır. Bu kapsamda anlamak milli gelir denkleminde hafif revizyonlar yapılabilir. Klasik çerçevede Y = C + I + G + (X − M) olarak tanımlanan basit makroekonomik denklem, günümüz jeoekonomik gerçekliğini açıklamak için gözden geçirilebilir. Böylece denklem güvenlik değişkenini, kamu dayanıklılığını ve toplumsal dinamiklerin sağlığı dahil sistemin sürekliliğini, sürdürlebilirliğini merkeze alarak yeniden inşa edilebilir. Bu nedenle denklem genişletilerek makro denklem şu şekilde de okunabilir:
Y=C(Y_s,π,Ω,L_s∣R_geo)+I+- G(S)+G_p+(X-M)+DS
Bu noktada ekonomi artık yalnızca üretim ve talep dengesinden ibaret değildir. Güvenlik, kamu kapasitesi ve stratejik üretim alanları, doğrudan milli gelirin oluşum yapısına dahil edilmiştir. Ekonomi, klasik anlamda bir piyasa sistemi olmaktan çıkıp, sistemik bir dayanıklılık mimarisine dönüşmektedir. Bu formül, iddialı bir inovasyon önerisi olmaktan ziyade, savaş ve olağanüstü durumlar altında devletin ve siyasetin hanehalkları ile toplumun tüketim sürekliliğini savaş ekonomisi perspektifi içinde önceden düşünmesine ve buna yönelik politika ile strateji geliştirmesine yardımcı olmayı amaçlayan, basit bir zihinsel egzersiz ve analitik çerçeve denemesi olarak ortaya konulmaktadır.
Tüketim fonksiyonu: Gelirden sistemik erişime geçiş
Klasik iktisadi yaklaşımda tüketim fonksiyonu gelirle açıklanır. Gelir arttığında tüketim artar, gelir düştüğünde tüketim azalır. Bu ilişki, istikrarlı fiyatlar, kesintisiz arz zincirleri ve düşük jeopolitik risk ortamında güçlü bir izah ve tahlil kapasitesine sahiptir. Ancak savaş ekonomisi veya yüksek jeoekonomik risk rejimlerinde bu doğrusal ilişki muhtemelen akamete uğrayacak ve kırılacaktır. Çünkü artık temel mesele gelir seviyesinin kendisi değil, gelirin kullanılabilir olup olmaması olacaktır.
Hanehalkı açısından tüketim davranışını belirleyen ana unsur, ne kadar gelir elde edildiği değil, bu gelire ne ölçüde erişilebildiği ve bu gelirin temel ihtiyaçlara dönüşme kapasitesidir. Bu nedenle tüketim fonksiyonu dört temel değişken üzerinden yeniden tanımlanabilir. Sistemik gelir (Y_s), nominal gelirden farklı olarak gelir akışının sürekliliğini ve kesintisizliğini ifade eder. Enflasyon düzeyi yerine fiyatların öngörülebilirliği (π) belirleyici hale gelir. Arz sürekliliği (Ω), gıda, enerji ve ilaç gibi temel mallara fiziksel erişimi temsil eder. Yaşam standardı tabanı (L_s) ise kriz dönemlerinde dahi korunması gereken minimum ekonomik ve sosyal eşiği ifade eder.
Bu çerçevede tüketim artık klasik anlamda bir gelir fonksiyonu değildir. Tüketim, ekonomik sistemin çalışabilirlik fonksiyonuna dönüşmüştür. Aynı gelir düzeyi altında bile tüketim davranışı sistemin güvenilirliğine göre farklılaşabilmektedir. Sistem stabil olduğunda tüketim korunur; sistem kırılganlaştığında ise gelir artsa bile tüketim daralabilir. Bu durum klasik gelir etkisinin yerini sistemik süreklilik etkisine bırakmaktadır. Devletin savaş ve düşman saldırısı, ablukası, ambargo ve diğer hasmane tedbirler altında nasıl bir ekonomik güvenlik stratejisi uygulayacağı, tarım, gıda, ilaç, enerji ve yakıt, barınma, lojistik ve sağlık stratejisi uygulayacağı teknik olarak ayrı bir uzmanlık konusudur. Ancak savaş ekonomisi şartları altında artık yapısal dönüşümünü tamamlayan ve ileri ekonomi olmaya doğru giden Türkiye ekonomisi için akademik çevreler ve daha da önemlisi Hazine, Ticaret Bakanlığı, Merkez Bankası, Tarım, İçişleri, Enerji ve Ulaştırma ile Sağlık ve diğer tüm ilgili bakanlıkların savaş ekonomisi şartlarına hazırlık noktasında ekonomik politika parametreleri yeniden gözden geçirilebilir.
Kamu kesimi ve savunma sanayi: Devletin sistem operatörü rolü
Bu yeni çerçevede kamu kesimi artık yalnızca yeniden dağıtım yapan bir mekanizma olmaktan çıkacaktır. G(S) güvenlik fonksiyonu, devletin savunma, iç güvenlik ve stratejik caydırıcılık kapasitesini ifade ederken; G_p kamu dayanıklılık fonksiyonu, devletin kriz zamanlarında (başta savaş) toplum, birey ve devletin sürekliliği nokta nazarından kriz anlarında ekonomik sistemi ayakta tutma kapasitesini temsil eder.
Gp özellikle kritik altyapıların sürekliliği açısından belirleyicidir. Savaşın yaratacağı hasarlar ya da engeller, afet ve deprem şartlarında, sağlık sisteminin kriz anında çalışabilirliği, gıda ve enerji dağıtım zincirleri, ulaşım altyapısı, eğitim sisteminin minimum sürekliliği ve siber altyapı güvenliği ile diğer sahalar bu fonksiyonun temel bileşenlerini teşkil edecektir. Bu noktada devlet, yalnızca iktisadi aktörlerden biri değil, ekonomik sistemin bizatihi işletim mekanizması haline gelmektedir.
Türkiye için sistem ekonomisi tezi
Savunma sanayi çarpanı (DS) ise devletin sürekliliğine dair üretim tarafındaki temel stratejik karşılığıdır. DS yalnızca askeri üretim kapasitesini değil, aynı zamanda teknoloji yayılımını, sanayi entegrasyonunu, ihracat gücünü ve kriz dönemlerinde üretimin devletin sürekliliğini sağlayacak temel, can alıcı, varoluşsal bir parametreyi ifade eder. Bu nedenle savunma sanayi, ekonomik sistem içinde hem güvenlik hem üretim hem de teknoloji boyutunu aynı anda etkileyen bir çarpan niteliği taşımaktadır.
Ülkemizin etrafındaki savaş ve tehdit çemberi her geçen yıl daha da daralmakta, Türkiye’nin toprak ve siyasal bütünlüğüne yönelik tehditler her geçen gün daha belirgin hale gelmektedir. Türkiye’nin çok güçlü bir orduya ve devlet geleneğine sahip olması bu tehditlere yönelik ciddi bir güvence olmakla birlikte, bahse konu tehditlere bağlı olarak tüm hazırlıkların bila istisna yapılması gerektiğini söylemeye gerek bulunmamaktadır. Bu kapsamda devletin yapacağı hazırlıklar katkı babında iktisatçılar ve sosyal bilimcilere de görevler düşmektedir. Savaş ekonomisi şartlarına dair gelişmeler, kamu kesimini, akademiyi, siyaseti ve idareyi klasik ekonomik politika çerçevesinin ötesine geçerek makroekonomik denklemi yeniden düşünmeye zorlamalıdır. Çünkü mevcut analiz araçları, giderek kalıcı hale gelen jeoekonomik riskler, güvenlik baskıları ve olağanüstü durum ihtimalleri karşısında ekonominin işleyişini açıklamak normal koşul ve varsayımlar altında düşünülen bir rutin içinde ele alınmaktadır.
Bu nedenle mesele artık yalnızca büyüme, enflasyon, para-sermaye piyasaları veya gelir dağılım politikaları değildir; halihazırda mesele, savaş dahil ekonominin kriz ve şok rejimlerinde nasıl çalıştığını tanımlayan, en azından yeni bir makroekonomik okuma-düşünsel çerçevenin kurulmasıdır. Bu kapsamda savaş ekonomisi yaklaşımı, devletin ekonomik sistemi sadece yöneten değil, aynı zamanda ayakta tutan ve süreklilik üreten bir yapıya dönüşmesini gerektirmekte olup toplumun olağanüstü şartlarda tüketim seviyesinin nasıl sağlanacağına dair hazırlık yapmak en az savunma sanayi sürekliliği kadar önemli bir meseledir.
Savaş şartlarında ekonominin yalnızca büyüme ve üretim kapasitesi üzerinden tanımlanamaz. Aynı zamanda harp şartlarının yaratacağı hasarlar, kriz, darboğaz ve şoklar altında da çalışabilirlik, tüketim sürekliliği ve kamu hizmetlerinin kesintisizliği üzerinden de değerlendirilmek zorundadır. Türkiye açısından diğer bir temel mesele ise halihazırda normal koşullar altında güçlü bir üretim kapasitesine sahip olmamız değil, bu kapasitenin ekonomik sistemin tüm katmanlarına ve ülkenin savaştaki dayanıklılığımız berkitecek şekilde coğrafi dağılımının da en uygun seviyeye çıkarılacağı, eşit biçimde yayılacağı bir dengenin kurulmasıdır. Bu toplumsal denge açısından da önemli bir konudur. Savaş sırasında tüketim ve sürdürülebilirliği bu kapsamda izaha gerek bırakmayacak derecede önemli bir konu olarak durmaktadır. Burada denklemi yeniden icat etmiyoruz ya da yeni bir teori de geliştirmiyoruz. Sadece savaş ekonomisi şartları için revize ediyoruz ya da farklı bir vurguyla okumaya çalışıyoruz. Özetle savaş şartlarında tüketim basit bir makro ekonomik değişken olmayıp jeoekonomik riskler altında dahi sürekliliğinin sağlanması hayatiyet arz eden bir meseledir. Devlet, toplum ve kamu hizmetleri ile ekonomik sistemin topyekun sürdürebilirliği açısından sistemik bir dayanıklılık parametresidir. Sonuç olarak savaş ekonomisine hazırl ığı , dar anlamda bir ekonomik güvenlik politikası olarak değil, ekonominin tüm katmanlarında sistem bütünlüğünü ayakta tutan ve hatta yeniden üretebilen yeni bir makroekonomik mimarinin tasarlanması en azından okunması babında bakmalıyız.