Sam Altman geçtiğimiz günlerde çok ilginç bir cümle kurdu. Yapay zekânın tükettiği enerji miktarına yönelen eleştirilere karşılık olarak şöyle bir benzetme yaptı: Bir insanın anlamlı bir hâle gelmesi ve topluma değer sunabilmesi için onu 20 yıl boyunca yedirmemiz, içirmemiz, eğitmemiz gerekiyor. Bununla kıyasladığımızda yapay zekâ çok enerji harcıyor diyemeyiz; insan aslında çok daha fazla “gereksiz” enerji tüketen bir varlık.
Diğer taraftan, globaldeki çeşitli liderlerden “Bu yıl artık son anlamlı çalışma yılı” ya da “Alıştığımız iş hayatının sonuna geldik” gibi cümleler duymaya başladık. Tüm bu söylemlerin toplamına baktığımızda, insanın inanılmaz bir hızla değersizleştirildiği bir dönem bizi karşılıyor. Gelecek tasavvuru açısından insanı daha değersiz gören, kusurlarını ön plana çıkartan bir anlatıyla karşı karşıyayız.
Geçen haftaki yazımda da vurgulamıştım: Bunların önemli bir kısmı, bu şirketlerin daha fazla yatırım çekebilmek adına uyguladığı bir korkutma politikası. Peki ama gerçekten sormamız gereken soru şu: İnsan gerçekten bu kadar değersiz mi? Gelecekte gerçekten değersiz mi olacak?
Bu konu üzerinde biraz daha düşünelim. Yapay zekânın işsizlik yaratacağı korkusu, bizi gerçekten korkutması gereken bir şey değil aslında. Çünkü bugün hayatımızı idame ettirirken sayısız şeye para harcıyoruz. En basitinden düşünün: ChatGPT, OpenAI ya da Google Gemini gibi şirketler bile bizden bu araçları kullanmamız için ücret alıyor. Gündelik yaşamımızda yediğimiz yemekten çamaşırlarımızı yıkamaya, hobilerimizden okul masraflarına kadar her şeye bir bedel ödüyoruz.
Eğer insanı gerçekten bu kadar değersiz bir konuma getirip işe yarar tarafını ortadan kaldıracaksanız, bununla birlikte dünyada devasa bir ekonomiyi de ortadan kaldırıyorsunuz demektir. İnsanlık tarihine baktığımızda, binlerce yıl boyunca — iletişimin azlığı ya da çokluğu fark etmeksizin — insan hep bulunduğu ortam içinde bir ekonomi yaratmış, bir döngü inşa etmiş ve sistem daima insanı yaşatmak üzere dönmeye devam etmiştir.
Bugün hayatımızdaki yüz şeyden doksan beşi yarın gerçekten değersiz ve işlevsiz kalabilir. Bununla ilgili çok güçlü emareler de görüyoruz. Çok sevdiğim bir hocanın unutulmaz bir sözü vardır: “Atların yerini arabalar aldığında, nalbantlar lastik değiştiren kişilere dönüştü. Dönüşemeyenler ise işsiz kaldı.”
Şimdi tam olarak böyle bir dönemin içindeyiz. Eğer atların yerini arabalar alıyorsa, biz nalbantlar olarak ne yapmalıyız? Oto lastikçi olmalıyız. Bunun yollarını aramalıyız. Bunu öğrenmeliyiz.
Burada iki perspektiften bakalım.
Birincisi: Halihazırdaki “nalbantlık” süreci açısından, bugünkü işlerin yüzde 100’ü zaten bir gün ortadan kalkacak. Bu bir gerçek.
İkincisi: Onların yerini başka işler alacak. Bu da bir gerçek.
Dünyanın dönüşümü ve kendi içindeki döngüsü içinde, bugün yapay zekâya devrettiğimiz ya da değerini kaybeden işlerimizin yerini yeni, daha değerli ve insanın yapabileceği işler alacak.
Buradaki en temel mesele, insanın işe yarar bir pozisyon bulması değil; yeni dünyaya adapte olabilme meselesidir. Ve geçmişe baktığımızda insan, böyle dönüşümlere her zaman şaşırtıcı bir hızla uyum sağlamıştır.
Biz teknolojinin içine doğan insanlar olarak dünyanın hep böyle bir yer olduğunu sanıyoruz. Oysa 2000 yılından önce insanlık binlerce yıl boyunca teknolojiden, hatta gerçek anlamda iletişimden yoksun yaşamış ve yaşam yine dönmüş. Ama o binlerce yılın üstüne hayatımıza teknoloji eklenince, çok hızlı bir şekilde adapte olmuşuz. İnsanın uyum sağlama becerisi, en güçlü özelliklerinden biri.
Diğer taraftan, tabii ki bu geçişin içinde olan bireyler olarak yarınla ilgili kaygılar duyabiliriz. Ama bizden sonraki nesiller, yeni dünyanın içine doğacak nesiller, aynen bizim bilgisayarın içine doğmamız gibi o dünyanın içine doğacak ve doğal olarak adapte olacaklar.
O hâlde toplamda baktığımızda, bugün korkmamız gereken şey ne yapay zekâ, ne işsizlik, ne de yetkinlik eksikliği. Aslında en temel konu dönüşebilme meselesi. Ve bu dönüşüm, hepimizin zaten doğuştan gelen uyum sağlama yeteneğiyle gerçekleştirebileceği bir şey.
Buradaki tek kritik detay: Buna direnmek ya da direnmemek. Dönüşüme direnmekten korkmalıyız; çünkü değişim mutlak gerçekleşecek ve direnç yalnızca bize zarar verecek. Dönüşüme açık olanlar içinse, kötümser bir gelecek yok.
Ve şimdi, yazının belki de en önemli kısmına gelelim: Konuşulmayanlar. Bugün en kötü senaryoları düşündüğümüzde, bizim için en kötü senaryolar, aslında bizim alışveriş yaptığımız şirketler için çok daha büyük felaketler demek. Herkes işin insanlık tarafını konuşuyor. Ama sanki insanlık bir anda lüzumsuz, işlevsiz ve gelirsiz bir duruma düştüğünde bu şirketler hayatlarını devam ettirebilecekmiş gibi — o taraftan kimse konuşmuyor.
Geçmiş yıllara bakın. Türkiye’de 100 yılı, hatta 50 yılı devirmiş şirket sayısının ne kadar az olduğunu görün. Dünyada da durum çok farklı değil. İnsanın uyum sağlama becerisi kadar şirketlerin de ne yazık ki bir uyumlanamama sorunları var.
O yüzden bugün bireyler olarak korkmamıza ve kaygılanmamıza gerek yok. Ama şirketler açısından korkmamız ve kaygılanmamız gereken bir dönemdeyiz.
Özellikle şirketlerdeki üst düzey yönetimin, şirketin bugün alacağı aksiyonlardan ziyade yarın konumlanacağı yerle ilgili çalışmalar yapması, tüketici değişiminin ürün ve hizmet beklentilerinde nasıl bir dönüşüm yaratacağına kafa yorması elzem. Bunu yapabilen şirketler mutlak önde gidecek. Yapamayan şirketleri ise yıkıcı bir dönüşüm bekliyor.
Umarım tüm şirketler açısından bu yol şanslı bir şekilde ilerler. Çünkü beş yıl içinde, aynen bilgisayar çağında yaşandığı gibi, Stephen Elop’un yıllar sonra söylediği o meşhur cümle hepimizin kulağında çınlamalı:
“Biz yanlış hiçbir şey yapmadık.”
Yanlış bir şey yapmamış olmak, doğru şeyleri yaptığınız anlamına gelmiyor. Yeni dünyanın insanları olarak dönüşüme açık olmamız, bu dönüşümün yollarını sürekli arıyor olmamız ve en önemlisi hızlı adapte olanlara sunulan inanılmaz fırsatları görebilmemiz lazım.
Dönüşüm kaçınılmaz. Ama bu kaçınılmazlık bir tehdit değil; doğru yönetenler için bir fırsat.