ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu fiilen kaçırarak Amerikan topraklarına getirmesi ve uluslararası hukuka açıkça aykırı şekilde kendi iç hukuku kapsamında yargılamaya teşebbüs etmesi, basit bir adli girişim olarak okunamaz. Bu olay, ABD’nin sözde küresel hegemonik kapasitesi aşınırken, Amerikan hukuk düzeninde uzun süredir biriken normatif çözülmenin en pervasız ve en çıplak tezahürlerinden biri olarak okunmalıdır. Bir devletin başka bir egemen devletin görevdeki başkanını zorla ülkesine getirip yargılamaya kalkması, 1648 Westphalia Barışı’ndan bu yana uluslararası düzenin temelini oluşturan egemen devletlerin eşitliği ve iç işlerine karışmama ilkesini fiilen askıya almak anlamına gelir; egemen eşitlik, devlet dokunulmazlığı ve yargı yetkisinin sınırları bu noktada hükümsüzleşir.
Burada mesele Maduro değil; mesele, Amerikan hukukunun nerede durduğunu bilmemesi ve Batı İttifakı’nın fiilen çözülmesini hızlandırmasıdır. Türkiye Atlantik merkezli askeri ve hukuki kaosun dışında kalmak için gerekli stratejileri acilen hayata geçirmek zorundadır.
À la carte ilkesellik: Yükselirken hukuk, gerilerken korsanlık…
Tarihsel olarak büyük güçler yalnızca kaba kuvvetle değil, hukuk inşa ederek yükselirler. Roma hukuku, Osmanlı’da Kanuni dönemi, Britanya’nın teamül düzeni ve Amerikan anayasal mimarisi bu gerçeğin farklı tezahürleridir. ABD, II. Dünya Savaşı sonrası yalnızca dolar ve askeri kapasiteyle değil; hukukun üstünlüğü, bağımsız yargı ve anayasal denge iddiasıyla da, şöyle ya da böyle küresel meşruiyet üretmiştir.
Ancak İbn Haldun’un işaret ettiği devletlerin yükseliş ve çöküşüne dair döngü burada, Amerikan Devletinin serencamında da şaşırtıcı bir sadakatle işlemektedir. Evet büyük devletlerin tamamında olduğu gibi ABD için de sistem yükselirken hukukun evrensel bir ilke, gerilerken ise elde taşınan pragmatik bir alet çantasına dönüştüğünü görüyoruz. Bugün ABD’de hukuk artık norm üreten bir zemin değil; anlık güç reflekslerini meşrulaştırmak için açılıp kapanan bir perdeye dönüşmüş görünüyor. Venezuela’dan görevdeki bir devlet başkanını kaçırmayı “hukuki süreç” diye sunmak, Grönland’ı müttefiki Danimarka’dan askeri güçle alma tehdidini pazarlık dili sanmak, Kanada’yı 51. eyalet olarak tahayyül etmek ya da Meksika’ya müdahaleyi iç politika sloganına çevirmek, sadece uluslararası hukukun değil; hukuksuzluğun rutinleştiği bir zihniyetin ürünüdür. Burada mesele Trump’ın üslubu değil, ABD hukukunun artık nerede durduğunu kendisinin de bilmemesidir. Hukuk, sınır çizen bir çerçeve olmaktan çıkmış; güç nereye savrulursa oraya koşan bir gölgeye dönüşmüştür.
Karayipler’in dibinde yaşanan ve Venezuela’nın görevdeki devlet başkanının zorla kaçırılmasını konu alan son vaka, dünya siyasetinde Karayip Korsanları sürrealizmini dahi aşan bir şaşkınlık anı olarak kayda geçmiştir. Bu artık bir hukuk ihlali ya da bir ‘gri alan’ tartışması değil; hukukun bilinçli biçimde terk edildiğinin en çıplak haliyle ilanıdır. Westfalya düzeninin devletlerin egemenlik, eşitlik ve dokunulmazlık ilkeleri metinlerde varlığını sürdürse de Washington’da fiilen hükmünü yitirdiği kesinleşmiş görünüyor. Bugün ABD’de hukuk, Amerikan kaba hegemonik gücünü meşrulaştırmak için kullanılan bir zırh olmaktan çıkmış; hegemonik paniği, Amerikan çöküşünü örtmeye çalışan, inceldikçe işlevini yitiren bir perdeye benzemektedir. Karayiplerin dibinde yaşanan bu vakıa, Karaip Korsanları filmindeki gerçekçiliğinde ötesine geçen bir tarihsel bir gelişme. Washington koridorlarında, uluslararası hukuk artık, anlaşıldığı kadarıyla, kaba askeri, güç müdahalelilerini örtmeye yarayan kozmetik bir süs olarak bile görülmemekte; alenen reddedilen ve aşağılanan bir olgu haline gelmiş bulunmaktadır. Bu noktada asıl mesele, bizimde içinde bulunduğumuz Batı İttifakının en büyük gücünde, hukukun askıya alınması değil, onun yerini fiilen korsan mantığının almış olmasıdır.
Tocqueville’den ICE’a: Anayasal Devletin Tersyüz Oluşu
Tocqueville’in hayranlıkla anlattığı Amerikan sistemi; eksik kurumsallaşmış bir devlete karşı güçlü bir sivil toplum ve bireyi merkeze alan, fertleri devlete karşı koruyan, yargıyı siyasetin üzerinde konumlandıran ve hukuku toplumsal güvenin merkezi hâline getiren bir mimariye dayanıyordu. Bugün ise Amerikan devleti, kendi şehirlerinde Ulusal Muhafızlar (National Guard) ve ICE birlikleriyle yurttaşlarına anayasanın ruhuna aykırı müdahalelerde bulunurken, sınırlarının ötesinde görevdeki bir devlet başkanını haydut üslubuyla kaçırmayı “hukuki süreç” olarak sunabilmektedir. Bu tablo, güçlü bir devletin kararlılığına değil; hukuki özgüvenini kaybetmiş bir Leviathan’ın savrulmasına işaret etmektedir. Devletin, ya da Leviathan canavarının zincirlerini tutan el belirsizleşmiş; anayasal teamüller ile fiili güç kullanımı arasındaki mesafe kapanmıştır. Öyle anlaşılıyor ki Amerikan iç hukuk sistemindeki siyasi müdahaleler, yozlaşma ve çürüme uluslararası hukuk anlayışına da sirayet etmiş hatta çok daha ötesine geçmiş görünmektedir. Büyük güçlerin yükseliş ve çöküşlerine dair çalışmaların ortak sonucu ABD’deki bu iki hukuk kanalındaki yozlaşmanın sonucun yıkım olacağını net bir şekilde göstermektedir.
Gece yarısı yargıçlarından açık deniz korsanlıklarına: Haydut devlet yargı düzenine doğru
Amerikan hukuk sisteminin yükselişi, Marbury v. Madison gibi kararlarla yürütmeyi sınırlayan, anayasal denetimi kurumsallaştıran ve iktidarı hukukun içine hapseden bir çizgi izlemişti. Yargı, gece yarısı heveslerini durduran bir eşik, anayasal düzenin son kalesiydi. Bugün ise aynı sistem, Bush v. Gore, Shelby County ve Dobbs kararlarıyla bu rolü terk etmiş; tarafsız hakemlikten açık siyasal tarafgirliğe savrularak normatif sürekliliğini ağır biçimde aşındırmıştır.
Maduro vakası, bu iç hukuki çözülmenin dış politikadaki kaçınılmaz ve mantıksal uzantısıdır. İçeride anayasal teamülleri esneten bir düzen, dışarıda egemenlik ilkesini askıya almaktan artık çekinmemektedir. Hukuk, sınır çizen bir normlar bütünü olmaktan çıkmış; sınır tanımayan gücün kendini meşrulaştırmak için kullandığı bir dile indirgenmiştir. Bu noktada mesele hukukun ihlali değil; hukukun yerini fiilen gücün aldığı, yöntem olarak da haydutluğun benimsendiği bir devlet pratiğinin normalleşmiş olmasıdır. Bu, Westfalyan egemenlik düzeninin fiilen ilga edildiği andır.
Hukuk geri çekildiğinde düzen de bozulur: Quo Vadis USA?
ABD’nin Maduro’yu kendi iç hukuku kapsamında yargılamaya kalkışması, hukukun evrensel norm üretme kapasitesinin zayıfladığını açık biçimde göstermektedir. Ortada artık “üstün hukuk” değil; üstünlük iddiasının hukuki dile tercümesi vardır.
Bu gelişme, Amerikan hukukunun teknik bir kriz yaşadığını değil; hegemonik çözülme anlarında hukukun ilk feda edilen değer olduğunu ortaya koymaktadır. Hukuk geri çekildiğinde geriye düzen değil, keyfilik kalır; meşruiyet değil, dayatma kalır; norm değil, istisna hâkim olur.
Karayipler’de yaşanan bu olay yalnızca Latin Amerika’ya dair bir vaka değil; Amerikan anayasal düzeninin küresel ölçekte verdiği alarmdır. Tarih, hukuku korsanlığa indirgeyen güçlerin, sonunda kendi anayasal zeminlerini de kaybettiklerini defalarca göstermiştir.
Venezuela örneği, yalnızca Westphalia egemenlik ilkesinin değil, aynı zamanda ABD’nin küresel liderliğini taşıyan üç temel sütunun eşzamanlı çözülüşünü de gözler önüne sermektedir:
• Hukuki meşruiyet: Egemen devletlerin başkanlarının kaçırılması, uluslararası hukuka meydan okumaktır.
• Parasal üstünlük: Enerji kaynaklarının zorla işletileceğinin ilanı, petrodolar düzeninin güvenini sarsmakta ve doların rezerv para statüsünü öngörülebilir hukuki çerçeveden koparmaktadır.
• Normatif çekim gücü: Joseph Nye’ın tanımladığı yumuşak güç, yaptırım, zorlayıcı finans ve askeri tehditlerle yer değiştirmiş; ABD artık düzen kurucu değil, düzen tüketici bir aktör hâline gelmiştir.
Bu dönüşüm, çok kutupluluğun ideolojik bir tercih değil, sistemin dayattığı zorunlu bir sonuç olduğunu göstermektedir. Küresel düzen, Batı merkezli hegemonya kaybı yaşamamakta; hegemonun kendi kurallarını ihlal etmesi nedeniyle yapısal olarak yeniden dizayn edilmektedir. Ve tarih bize şunu öğretir: Hukuku korsanlığa indirgeyen imparatorluklar, sonunda kendi anayasal zemini de kaybeder.
Türkiye açısından çıkarımlar
Bu yapısal kırılma, Türkiye açısından bir tercih meselesi değil, stratejik uyum zorunluluğu üretmektedir. Westfaalya sonrası dönemin fiilen aşındığı ve Atlantik alanının norm üretme kapasitesini yitirdiği bir sistemde Türkiye’nin tek eksene dayalı güvenlik ve ekonomi mimarisi sürdürülebilir değildir.
Jeoekonomik gerçeklik; ticaret, finans ve enerji hatlarının Asya merkezli olarak yeniden tasarlanıp örgütlendiğini, üretim, antlaşma ve sözleşme disiplininin bu coğrafyada yoğunlaştığını göstermektedir. Türkiye için rasyonel yol, Batı’nın çözülmekte olan normatif iddialarına stratejik mesafe koymak; Asya, Orta Koridor ve Güney eksenli çoklu bağlantı kanalları kurmak ve Batı ile ilişkileri çok tarafl ı değil, ikili, à la carte ve pragmatik bir ekonomik-stratejik ağ üzerinden sürdürmektir. Amerikan mandasındaki Avrupa’nın Gümrük Birliği, Türkiye için artık sadece bir bağımlılık değil, parçalanmaya doğru iten stratejik bir negatif kaldıraç işlevi görmektedir.
Bu akıl almaz gelişme ve şartlar altında, Atlantik düzenine aşırı bağımlılık, Türkiye gibi bölgesel kapasitesi ve çok yönlü jeoekonomik imkânları olan bir ülkeye artık yakışmamaktadır. Soğuk Savaş artığı askerî konuşlanmalar ve üs düzenlemeleri, Türkiye’nin güvenliğini artırmaktan ziyade, onu başkalarının çatışma ve önceliklerine eklemlendiren bir bağımlılık mimarisi üretmektedir. Benzer şekilde, Avrupa Gümrük Birliği’ne tek eksenli bağlılık, Türkiye için artık sadece bir bağımlılık değil; ekonomik ve stratejik açıdan parçalanmayı besleyen bir negatif kaldıraç işlevi görmektedir. Bu nedenle üsler ve tek tarafl ı ekonomik entegrasyon, taktik değil; egemenlik, stratejik özerklik ve uzun vadeli ulusal çıkarlar bağlamında yeniden ve soğukkanlı biçimde ele alınmalıdır.