Son beş yıldır dünyayı tanımlayan duygu belki de ilk kez bu kadar ortak: yetişememe hissi. Ekonomide, teknolojide, iş hayatında ve gündelik yaşamda olup bitenler tek tek ele alındığında anlaşılır görünüyor; ama hepsi aynı anda hızlandığında birey için tablo bambaşka bir yere evriliyor. Faizler yükseliyor, düşüyor, tekrar yükseliyor. Enflasyon, jeopolitik riskler ve piyasa beklentileri sürekli yeniden fiyatlanıyor. Yapay zekâ ise bu döngünün tam ortasında, yalnızca işleri değil, zaman algımızı da dönüştürüyor.
Bu ortamda bireyin hissettiği şey çoğu zaman basit bir belirsizlik değil. Daha çok, kaçırmış olma duygusu. Bir yatırım fırsatını, bir teknolojik sıçramayı, yeni bir mesleği ya da sadece doğru anda doğru yerde olmayı. Popüler literatür bu duyguyu FOMO, yani “Fear of Missing Out” olarak tanımlıyor. Ancak bugün yaşadığımız şey, sosyal medya kaynaklı bir psikolojik refleks olmanın çok ötesinde. Bu, akışkanlaşmış bir ekonomik ve toplumsal düzenin bireyde yarattığı yapısal bir sonuç.
Uzun yıllar boyunca ekonomi belirsizlik üretirdi ama bu belirsizlik daha sindirilebilir bir tempoda ilerlerdi. Yatırım kararları, kariyer planları, sektör dönüşümleri belli bir zaman içinde anlamlandırılabilirdi. Bugün ise zaman sıkışmış durumda. Aynı yıl içinde birkaç kez paradigma değiştiren para politikaları, birkaç ayda işlevini yitiren iş modelleri ve neredeyse her gün güncellenen teknolojik kabiliyetler, karar almayı zorlaştırmaktan ziyade karar alma duygusunu aşındırıyor. İnsanlar artık “doğru karar nedir” sorusundan çok, “bu kararı almak için geç mi kaldım” sorusuyla hareket ediyor.
Yapay zekâ bu hissi derinleştiren en güçlü hızlandırıcılardan biri. Çünkü bu kez mesele yalnızca yeni bir aracı öğrenmek değil; öğrenme hızının kendisi rekabet avantajına dönüşmüş durumda. Bugün birçok profesyonel, teknolojiyi hiç bilmediği için değil, ne kadar hızlı adapte olursa olsun bir sonraki dalgaya yine yetişemeyeceğini hissettiği için tedirgin. Bu, klasik anlamda bir geri kalma korkusu değil; çağın mantığını ıskalama ihtimaline dair daha varoluşsal bir kaygı.
Son dönemde altın ve gümüş gibi görece “güvenli” enstrümanlar etrafında yaşanan tereddüt bu hissi net biçimde gösteriyor. Fiyat yükselirken kenarda kalmak bir kayıp duygusu yaratıyor; hareket edildiğinde ise “daha önce girmeliydim” düşüncesi ağır basıyor. Bu çelişki, bireysel kararsızlıktan çok, zamanın ve beklentilerin aynı anda akışkanlaşmasının sonucu.
Akışkan ekonomide zamanlama bilgiden daha değerli hale gelmiş durumda, ancak zamanlama da öğretilebilir ya da sürdürülebilir bir beceri değil. Sonuçta birey, doğru kararlar alsa bile yanlış zamanda aldığı hissinden kurtulamıyor.
Bu tabloyu sadece ekonomiyle açıklamak eksik kalır. Zygmunt Bauman’ın yıllar önce tarif ettiği “akışkan modernite”, bugün teorik bir çerçeve olmaktan çıkıp gündelik hayatın gerçekliğine dönüşmüş durumda.
Meslekler, kurumlar, ilişkiler, hatta kimlikler bile sabit değil. Referans noktaları kayboldukça bireyin kendine sorduğu temel soru da değişiyor: “Başarılı mıyım?” ya da “Doğru tercihi mi yaptım?” değil; “Doğru ritimde miyim?”
Belki de günümüz FOMO’su tam olarak burada anlam kazanıyor. İnsanlar aslında gelişmeleri değil, kendi hayatlarının akışını kaçırdıklarını hissediyor. Her şeyin bu kadar hızlı ve eşzamanlı aktığı bir dünyada, bireyin kendi temposunu koruması neredeyse bir lüks haline geliyor. Daha fazla veri, daha fazla analiz, daha fazla takip ise bu hissi azaltmıyor; tam tersine derinleştiriyor. Çünkü sorun bilgi eksikliği değil, neyin bilinçli olarak dışarıda bırakılacağına karar verememek.
Akışkan ekonomide ayakta kalanlar, her fırsata koşanlar değil. Neyi kaçırmayı göze aldığını bilenler. Her teknolojiyi hemen sahiplenmeyen, her dalgalanmaya refleksle tepki vermeyen, her trendi hayatının merkezine almayanlar. Bu, geri kalmak değil; senkronizasyon. Belki de bu çağın en kritik becerisi, her şeyi yakalamaya çalışmak değil, kendi akışını kaybetmemek.