Bugün ekonomik meseleleri yalnızca “kriz” kavramı üzerinden konuşmak yetersiz kalıyor. Gümrük vergileri, ticaret anlaşmaları, nadir toprak elementlerin pazarlık konusuna dönüşmesi, enerji ve teknoloji gibi başlıkların etrafında şekillenen yeni bir ülkeler arası güç mücadelesinin içindeyiz. Ekonomi, giderek daha fazla jeopolitik ve stratejik bir alana dönüşürken, bu rekabet çoğu zaman konvansiyonel savaşlardan farklı olarak görünmez ama etkisi derin araçlarla yürütülüyor.
Bu çerçevede ekonomik krizin ne anlama geldiği de kişiden kişiye değişiyor. Kimi için yükselen döviz kurları, kimi için hayat pahalılığı ya da artan işsizlik krizin en somut göstergeleri. Hepsi kendi bağlamında doğru, ancak bugünün karmaşık ekonomik gerçekliğini tek başına açıklamak için yeterli değil.
Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF) 2026 Küresel Riskler Raporu, bu belirsizlik ortamının artık geçici olmadığını ve küresel risklerin giderek daha görünür hâle geldiğini ortaya koyuyor. Rapora göre bugün dünyanın karşı karşıya olduğu en büyük üç risk; jeoekonomik çatışmalar, yanlış bilgi ve dezenformasyon ile toplumsal kutuplaşma olarak sıralanıyor. Jeoekonomik çatışma, devletlerin askerî güç yerine ekonomik araçları stratejik bir baskı unsuru olarak kullanmasıyla şekilleniyor. Yaptırımlar, gümrük vergileri, teknoloji kısıtlamaları ve ikili ya da çok taraflı ticaret anlaşmaları, yeni dönemin başlıca mücadele alanları hâline gelmiş durumda.
ABD Başkanı Donald Trump döneminde hız kazanan tarife politikaları, bu jeoekonomik ortamın en görünür tetikleyicilerinden biri oldu. Küresel ölçekte yoğun tepkilerle karşılaşmasına rağmen, kamuoyundaki eğilimler bu politikaların tamamen zeminsiz olmadığına işaret ediyor. Ipsos Global Trendler araştırmasının sonuçlarına göre, 43 ülkede katılımcıların yarısı “Ülkemde yabancı mal ve hizmetlerin ithalatını sınırlamak için daha fazla ticaret engeli olmalı” görüşünü paylaşıyor. Bu bulgu, korumacı reflekslerin yalnızca siyasi karar vericilere değil, toplumların beklentilerine de dayandığını ortaya koyuyor.
Öte yandan Ipsos’un Mayıs 2025’te 29 ülkede gerçekleştirdiği Global Advisor araştırması, Trump’ın ekonomik politikalarına yönelik kaygıların küresel ölçekte güçlü biçimde hissedildiğine işaret ediyor. Katılımcıların yüzde 61’i, bu politikaların küresel ekonomi üzerinde olumsuz bir etki yaratacağını düşünüyor. Bu tedirginlik, yalnızca genel ekonomik beklentilerle sınırlı kalmıyor; ülkeler arası ilişkiler düzeyinde de kendini gösteriyor. Ülkeler ortalamasında katılımcıların yüzde 54’ü, Trump’ın ekonomi politikalarının kendi ülkeleri ile ABD arasındaki ilişki üzerinde olumsuz bir etki yaratacağını ifade ediyor. Bu algı Kanada’da yüzde 81 ile en yüksek seviyedeyken, Türkiye’de aynı görüşü paylaşanların oranı yüzde 38 ile küresel ortalamanın belirgin biçimde altında kalıyor. Bu tablo, jeoekonomik kaygıların ülkeler arasında homojen olmadığını; ekonomik ve siyasi ilişki dinamiklerine bağlı olarak farklılaştığını ortaya koyuyor.
Benzer bir arayış Avrupa Birliği’nde de görülüyor. AB, hem ABD hem de Çin ile ilişkilerinde “stratejik özerklik” hedefini öne çıkarıyor. Özellikle teknoloji altyapısı, enerji güvenliği ve yeşil dönüşüm alanlarında tedarik zincirlerini çeşitlendirmeye yönelik politikalar izliyor. Bu çerçevede, 1 Ocak 2028 itibarıyla Rus gazına tam bir yasak uygulanacağını duyurdu. Hindistan ise küresel tedarik zincirlerinde alternatif bir üretim üssü olarak konumlanırken, Rusya enerji ihracatı ve stratejik ham maddeler üzerinden AB’nin yaptırımlarına karşı Asya ile ilişkilerini güçlendirmeye çalışıyor.
Jeoekonomik gerilimler, ülkelerin aldığı stratejik kararlar ve küresel ölçekte artan belirsizlik, doğal olarak bireylerin geleceğe dair beklentilerine de yansıyor. Küresel ekonominin yönüne ilişkin algılar, yalnızca makro göstergelere karşı görüşlerle değil; kişisel refah, iş güvencesi ve gelir beklentileri üzerinden şekilleniyor. Ipsos’un araştırmaları çok katmanlı belirsizliğin, toplumların ekonomik geleceğe bakışında belirgin bir ayrışma yarattığını ortaya koyuyor.
Ipsos’un 2026 Öngörüleri araştırmasına katılanların yarısı (yüzde 51), küresel ekonominin 2026 yılında 2025’e kıyasla daha kötüye gideceğini öngörüyor. Ülkeler ortalamasında her iki kişiden biri (yüzde 48), ülkelerinin 2026 yılında resesyona gireceğini düşünüyor. Makroekonomik göstergelere ilişkin bu kararsız tablo, mikro düzeyde de benzer bir bölünmeye işaret ediyor. Harcanabilir gelirin 2026’da 2025’e kıyasla artıp artmayacağı sorulduğunda, katılımcıların yüzde 47’si harcanabilir gelirlerinin artacağını düşünüyor. Türkiye’de ise küresel tabloya kıyasla daha karamsar bir görünüm öne çıkıyor. Dünya ekonomisinin geçtiğimiz yıla göre daha kötüye gideceğini düşünenlerin oranı yüzde 54 ile küresel ortalamanın üzerinde. Araştırmaya katılan her on kişiden yedisi ülkede bir resesyon beklentisi olduğunu ifade ederken, harcanabilir gelirin artacağına ilişkin öngörüler de ülkeler ortalamasına göre daha olumsuz. (yüzde 51).
Bu noktada, ekonomik tabloya ilişkin algıları anlamak için tüketici güveni önemli bir gösterge olarak öne çıkıyor. Ocak ayında Ipsos Global Tüketici Güven Endeksi bir önceki aya göre 0,5 puan artarak 49,9 seviyesine yükseldi. 2025’in büyük bölümünde durağan seyreden endeks, üst üste üçüncü ayda kaydettiği anlamlı artışla 2026’ya daha iyimser bir ruh hâliyle girildiğine işaret ediyor. Endeks, geçen yılın aynı dönemine kıyasla 1,3 puan daha yüksek seviyede yer alıyor.
Araştırmanın yapıldığı 30 ülke arasında, yalnızca Kolombiya ve Güney Kore’de anlamlı bir düşüş kaydedildi. Türkiye ise 34,6 ile endeksin en düşük seviyesine sahip ülke konumunda. Bununla birlikte, geçtiğimiz yıla kıyasla Türkiye’de 1,5 puanlık sınırlı bir iyileşme de dikkat çekiyor.
TÜİK Tüketici Güven Endeksi verilerine baktığımızda ise, son dört yılda tüketici algısının ne denli dalgalı bir seyir izlediğini görüyoruz. 2022 yılında 70’li seviyelerden başlayan endeks, yıl içinde artan ekonomik baskılarla birlikte belirgin bir gerileme yaşadı. 2023 ve 2024 boyunca düşük ancak yatay bir görünüm sergileyen endekste, asıl toparlanma 2025 yılında başladı. Ocak 2026 itibarıyla 83,7 seviyesinde ölçülen endeks, iyimserliğin yeniden güç kazandığını gösterse de, tablo hâlâ temkinli bir güven ortamına işaret ediyor.
Peki, bu algılar ne ölçüde gerçeklerle örtüşüyor? Ipsos Yaşam Maliyeti Monitörü araştırmasına göre, 2024 yılı Kasım ayında katılımcıların yüzde 65’i 2025 yılı boyunca kendi ülkelerinde enflasyon oranının artacağını düşünüyordu. Oysa birçok ülkede enflasyon oranları son 12 aya kıyasla genel olarak geriledi. Buna rağmen, tüketicilerin gündelik hayatlarında hissettikleri baskı güçlü biçimde devam etti. Enflasyon, aylık olarak yayımlanan Dünyanın Endişeleri araştırmamızda istikrarlı şekilde en önemli endişe başlıkları arasında yer alıyor. 30 ülke ortalamasında katılımcıların yüzde 63’ü, enflasyonun “normal” seviyelere dönmesinin en az bir yıl daha süreceğini, hatta hiç gerçekleşmeyebileceğini düşünüyor.
Bugün dünya ekonomisinde yaşananları yalnızca göstergelerle ya da teknik tanımlarla açıklamak mümkün değil. Jeoekonomik rekabetin sertleştiği, politik kararların ekonomik dengeleri hızla yeniden şekillendirdiği bu yeni dönemde; krizler tek başına belirleyici olmaktan çıkıyor. Enflasyon geriliyor olabilir, ancak yaşam maliyeti algısı hâlâ yüksek; tüketici güveni toparlanma sinyalleri veriyor olabilir, ancak temkin baskın. Bu tablo, küresel ekonomide krizden fazlasının yaşandığını, algılar, beklentiler ve jeopolitik dinamiklerin ekonomik gerçekliğin ayrılmaz bir parçası hâline geldiğini gösteriyor. Önümüzdeki dönemde ekonomiyi anlamak kadar, bu algıları doğru okumak ve yönetmek de ülkeler, kurumlar ve markalar için en az makro göstergeler kadar belirleyici olacak.