Popülist anlatılar ve magazin dili, insanın dikkatini en hızlı yakalayan şeyler. Konu teknoloji de olsa, ekonomi de olsa, hikâye ne kadar çarpıcıysa o kadar çok konuşuluyor. Bu yüzden üretilen içerik, farkında olmadan hep o tarafa kayıyor. Yapay zekâ tartışmaları da bundan bağımsız ilerlemiyor. Bugün dönüp baktığımızda en çok dolaşan senaryoların neredeyse tamamı karanlık.
Yapay zekânın bilinç kazanması, kendi kimliğini oluşturması, dünyayı ele geçirmesi, insanlığı yok etmesi… Korkutucu, ilgi çekici ve paylaşması kolay hikâyeler. Ama bugünü anlamak için buradan başlamak çok sağlıklı değil. Biraz geriye gitmek gerekiyor.
1980’lere, 90’lara. O dönemlerde 2000 yılı “milenyum çağı” olarak anlatılıyordu. Filmlerde uçan arabalar vardı, uzay şehirleri vardı, akıllı evler ve kusursuz teknolojik düzenler vardı. 2000 yılı geldiğinde bunların hiçbiri yaşanmadı. Bugün bile o anlatılan dünyaya tam olarak yaklaşabilmiş sayılmayız. 2000’den sonra anlatı değişti. Özellikle Matrix’in kurgu olarak öncü olduğu filmlerin tamamında sahneye başka bir korku çıktı. İnsanlarla uyum içinde çalışan makinelerin bir noktada bilinç kazanması ve insana karşı cephe alması fikri. Bu anlatı, teknolojik bir öngörüden çok, sinema endüstrisinin gerilim üretme refleksinin sonucu.
Bugün yapay zekâ etrafında dönen tartışmalarda da benzer bir refleks var. Oysa asıl kaçırılan yer bambaşka. Yapay zekâ bugün hâlâ bir bilinç değil. Çok gelişmiş bir dil ve örüntü modeli. Elindeki verilerden anlamlı çıktılar üretiyor, tahmin yapıyor, varyasyonlar sunuyor. Ama bir hafızası yok, bir duygusu yok, bir niyeti yok. Kendi başına bir “istemek” hâlinden söz etmek mümkün değil. Buna rağmen yapay zekâ çok güçlü bir yerde duruyor. Çünkü dijital ekosistemin tamamına nüfuz etmiş durumda.
Son dönemde finansal piyasalarda gördüğümüz sert hareketleri düşünelim. Trilyonlarca dolarlık enstrümanların kısa sürelerde alışılmadık biçimde dalgalanması artık sadece ekonomik verilerle açıklanmıyor. Tepkiler hızlanıyor, kararlar aynı anda tetikleniyor, kolektif davranışlar bir anda aynı yöne akıyor. Benzer bir tabloyu dijital platformlarda da görüyoruz. Sosyal medyada giderek artan negatif içerik, sürekli bir gerginlik ve huzursuzluk hâli yaratıyor. Özellikle Twitter (X) gibi mecralarda bu çok daha görünür. Daha sert dil, daha fazla çatışma, daha yoğun bir mutsuzluk hissi.
Burada ilginç olan şu: Kimse oturup “insanları mutsuz edelim” diye bir karar almıyor. Algoritmalar sadece ilgiyi ödüllendiriyor. İlgi de çoğu zaman korkudan, öfkeden ve belirsizlikten geliyor. Biz yapay zekânın insanlığı yok etmesinden korkuyoruz. Ama bugün yaşadığımız şey bu değil. Bugün yaşadığımız şey, insan davranışının yavaş yavaş yönlendirilmesi. Duygu durumumuzun, tepkilerimizin, finansal reflekslerimizin algoritmalar üzerinden şekillenmesi. Üstelik bu süreç açık bir tehdit gibi değil, “kişiselleştirme” ve “daha iyi deneyim” başlıkları altında ilerliyor. Asıl risk de burada. Yapay zekânın bir gün bilinç kazanması değil mesele. Mesele, bizim fark etmeden reflekslerimizi devretmeye başlamamız.
Hollywood filmlerinde makineler insanlığa savaş açar. Gerçek hayatta ise kimse savaş ilan etmiyor. Akış biraz değişiyor. Ton biraz sertleşiyor. Tepkiler hızlanıyor. Bir noktadan sonra neye neden tepki verdiğimizi biz bile tam hatırlamıyoruz. Belki de bugün yaşadığımız şey tam olarak bu. Yapay zekânın gelecekte ne yapacağı değil, bugün bizden ne aldığı.