Uzun süredir ABD hegemonyasının gerileyişini ve uluslararası sistemin bozulmasını izliyoruz. Ama gözlemlerimiz, bundan çok daha derin bir çürümenin varlığını fısıldıyor: Medeniyetlerin içten içe erimesi. İnsanlık, uluslararası kurumlar, devletler ve diğer örgütsel yapılar, küresel ölçekte yükselen yıkımı engellemek bir yana, çoğu zaman göz ardı ediyor, normalleşiyor ve adeta sıradan bir rutine çeviriyor. Ortadoğu’nun yanıp kavrulan topraklarından yükselen acı, Ukrayna ve Suriye’deki savaşın çığlıkları, İran ve Lübnan’a yönelik ABD-İsrail saldırılarının yarattığı gerginlikler, yalnızca askeri veya siyasi çatışmalar değil; aynı zamanda insanlık, hukuk ve ahlak adına derin bir sessizlik içinde seyreden felaketler. Enerji ve nadir elementler üzerindeki açgözlülük, kıymetli mineraller, petrol ve gaz sahalarında ölüm ve yıkımı beslerken, insanlık, uluslararası hukuk ve kurumlar çoğu zaman bu trajedilere karşı çaresiz veya kayıtsız kalıyor.
Huntington’un 1996 tarihli Medeniyetler Çatışması tezi, medeniyetler arasındaki farklılıkların kaçınılmaz çatışmalara yol açtığını öne sürer. Bugün geldiğimiz noktada bu çatışmalar yalnızca askeri veya ekonomik alanla sınırlı kalmamış, kültürel ve kurumsal yapıları da içten çürütmüştür. Yani Huntington’un işaret ettiği medeniyetler arası sürtüşme, modern uygarlığın çürümesi ve normatif otoritesinin aşınmasıyla birleşerek küresel bir uygarlık krizine dönüşmüştür. Atlantik sistemi savaş ve çatışma ile anılırken, Doğu, teknoloji, eğitim ve yüksek katma değerle öne çıkmakta; çatışma, fiilen çürüme ve yeniden şekillenme ile sonuçlanmaktadır.
Ekonomik üstünlük veya askeri güç kaybı, bu küresel krizi tek başına açıklamaya yetmiyor; değerler, kurumlar ve kültürel sistemler de başta Batı olmak üzere (Biz ve diğer medeniyetler de pek parlak durumda değil gibi görünüyor bu arada!) adeta bir erozyona, çürüme ve dejenerasyona uğruyor, sarsılıyor ve adeta yok oluyor. Ne idüğünü tam kavramanın da pek mümkün olmadığı kaypak modern uygarlığın mevcut temelleri de sarsılıyor, sınanıyor; normlar, meşruiyet ve etik ilkeler giderek silikleşiyor. İnsanlık, felaketin yaklaşmakta olduğunu sezip de görmezden gelen bir geminin yolcularına benziyor. Farkında, ama yine de yoluna devam ediyor. Mırıldanıyor ama eyleme geçmiyor.
Lübnan asıllı Fransız yazar Amin Maalouf, Uygarlıkların Batışı adlı eserinde insanlığın bir “felakete” doğru sürüklendiğini, ait olduğu medeniyet üzerinden tasvir ediyor. Maalouf, gençliğinde tanık olduğu Doğu Akdeniz dünyasının parçalanmasını yalnızca bölgesel bir trajedi olarak görmemekte, bahse konu kırılmayı, insanlığın geleceğine dair daha büyük bir sarsıntının erken işareti olarak algılamakta… Maalouf’un analizinde dikkat çeken unsur, bunu duygusal bir ağıt olarak değil, rasyonel ve tarihsel bir teşhis olarak kurması. Yazarın gözünde, Ortadoğu’da başlayan karanlık giderek genişlemiş ve Batı dünyasını da içine alan küresel bir krize dönüşmüştür. Uygarlıkların Batışı, buzdağını gördüğü hâlde rotasını değiştirmeyen bir geminin hikâyesi gibidir: İnsanlık ilerlemeye devam ederken yaklaşan felaketin farkındadır ama hiçbir şey yokmuş gibi davranmaktadır. Maalouf’un önceki eserleri Ölümcül Kimlikler ve Çivisi Çıkmış Dünya da bu teşhisin önceki parçaları. Yazara göre dünya ortak ahlaki pusulayı kaybetmiş; radikal bir dönüşüm yaşanmazsa medeniyetlerin mevcut kolektif batış serencamı insanlık için hüzünlü bir felaketle sonuçlanacaktır.
Pablo Servigne ve Raphaël Stevens gibi araştırmacılar ise modern uygarlığın ekonomik, ekolojik ve kurumsal kırılganlıklarının giderek arttığını “çöküş literatürü (Collapsology)” ile izah etmektedirler. Modern dünya sistemi son derece karmaşık ve birbirine bağımlı bir yapı hâline gelmiştir; belirli bir eşik aşıldığında tüm sistem hızlı ve zincirleme bir çöküş sürecine girer. Uyarılar yalnızca çevresel krizlerle sınırlı değildir: enerji bağımlılığı, finansal kırılganlıklar, tedarik zinciri kırılmaları ve siyasi kutuplaşma modern uygarlığın dayanıklılığını giderek zayıflatmaktadır. Bu nedenle yaşanan gelişmeleri yalnızca küresel hegemonik güç dengesi, iktisadi ve siyasi iktidar değişim anlatısı olarak değil, daha geniş bir uygarlık dönüşümü bağlamında değerlendirmek gerekir.
Sözde hegemonyanın çöküşü ve küresel düzen/kaos
ABD hegemonyasının aşınmaya başladığı artık yalnızca rakipleri değil, en yakın müttefikleri tarafından da açıkça dile getirilmektedir. Uluslararası sistemin işleyişine ilişkin klasik tartışmalar hâlâ önemli ipuçları sunmaktadır. Hegemonyanın baba kuramcısı Charles Kindleberger, küresel ekonomik sistemin istikrarlı biçimde işleyebilmesi için güçlü bir liderliğe ihtiyaç olduğunu vurgulamıştı. Robert Gilpin ve A. F. K. Organski’nin İktidarın El Değiştirme Kuramı(Power Transition Theory, PPT), yükselen güçler ile yerleşik hegemon arasındaki gerilimi muhtemel bir savaşla açıklar. Organski’ye göre uluslararası sistemde çatışma riski, güç dağılımındaki hızlı değişimlerle doğrudan ilişkilidir; hegemonik aktörün gücünün erimesi ve yükselen aktörlerin artan kapasitesi, yükselen gücün (Çin) gerileyen güce (ABD) savaş açmasına neden olur. Gilpin ise ekonomik ve siyasi liderliğin küresel düzenin sürdürülebilirliği için vazgeçilmez olduğunu vurgular. Kısaca güç el değiştirirken savaşa neden olacağı tarihsel örnekler dikkate alındığında hiç kimse için pek sürpriz bir mesele değildir. Peki uluslararası sistem ne olacaktır? Hakimiyete Dayalı İstikrar Kuramı (HST) düzenin yalnızca uluslararası ticaret, para sistemi ve piyasa mekanizmalarıyla değil, aynı zamanda siyasi liderlik ve uluslararası kamu malları sağlayan kurumsal kapasite ile ayakta kalacağını öngörür.
1991 sonrası ABD bu rolü iktidar sarhoşluğuyla abartarak kendini dünyanın tek hakimi ilan etmişti (Unipolar moment!). Küreselleşme çığlıkları altında bu dönemin erken evrelerinde çok taraflı ticaret kuralları geliştirildi, finansal piyasalar küresel ölçekte eklemlendirildi ve Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) yeni ekonomik mimarinin merkezi kurumu olarak konumlandırıldı. Serbest ticaret ilkeleri ve finansal serbestleşme, büyük ölçüde ABD ve küresel Quad çetesi öncülüğünde şekillenen Washington merkezli düzenin çerçevesini oluşturdu. Ancak DTÖ 1998 Seattle Bakanlar Konferansı’ndaki başarısızlık ve ardından 2001 Doha Kalkınma Turu Müzakerelerinin akamete uğraması, gelişmekte olan ülkelerin geliştirdikleri müzakere koalisyonları aracılığıyla ABD’nin tek taraflı ticaret müzakere gündemi belirleme gücünü sınırladılar.
Böylece ABD ve takipçilerinin tek başına artık dünya ticaretine yön verici bir aktör olmadıkları ya da en azından ana gündemi belirleme iktidarlarını kaybettikleri tüm dünya tarafından açıkça görüldü. Daha sonra Obama Yönetimiyle başlayarak Washington, DTÖ Temyiz Organı yargıç atamalarına sistematik şekilde veto ederek kurumun işleyişini fiilen durma noktasına getirdi. Bu yalnızca teknik bir kaza kriz değil, Bretton Woods sonrası ekonomik düzenin en önemli sacayağının ABD tarafından tahrip edilmesi, dolayısıyla artık ABD’nin sistemi ayakta tutma iradesini terk ettiği anlamına geliyordu. Bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde, ABD’nin küresel ticaret sisteminde üstlendiği “uluslararası kamu malı sağlama” rolünden yalnızca uzaklaşmadığı, aksine mevcut düzeni aşındırma yönündeki tercihleriyle bu işlevi fiilen terk ettiği anlaşılmaktadır. 2008 Küresel Finans Krizi ise Batı merkezli ekonomik modelin yapısal sınırlarını görünür hâle getirdi. Wall Street’in merkezde yer alması, ABD’nin küresel ekonomik liderliğine ciddi bir darbe indirdi. Bu gelişmelerin ardından Washington’un ekonomi politikası belirgin biçimde değişti; serbest ticaret yalnızca kendi çıkarlarına hizmet ettiği sürece savunulmaya başlandı ve korumacı politikalar pervasız biçimde uygulandı.
Meselenin iktisadi boyutu: Üretim ve katma değerin Doğu’ya kayışı
Dünya ekonomisinde ağırlık merkezi Atlantik’ten Asya’ya kaymıştır. Dany Quah’ın Dünya Ekonomisinin Kayan Ağırlık Merkezi ve Wallerstein’in tarihsel analizleri, bu kayışın hem hızını hem de kapsamını ortaya koymaktadır. Son 30 yılda küresel üretim kapasitesi, teknoloji ve katma değer zincirleri tarihsel olarak benzeri görülmemiş bir yoğunlukta Çin ve Doğu Asya ülkelerine kaymıştır. Çin, 2026 itibarıyla ihracatta yaklaşık 4,5 trilyon dolarlık hacmiyle ABD’nin (yaklaşık 2 trilyon $) iki katını aşarak dünyanın en büyük ihracatçısı konumundadır. ABD ve Batının hizmetlerdeki üstünlüğü buna mukabil hâlâ devam etmekte olup BRICS ve diğerlerinin bu konuda alacakları oldukça önemli yollar olduğu görülmektedir.
Ancak ABD, 2018 yılında Trump yönetimiyle çok büyük jeoekonomik bir hata yapmış Asya Pasifikteki dünyanın en büyük entegrasyon anlaşması olan Trans Pasifik Ortaklık Anlaşması Eklemlenme hareketinin liderliğini bırakmakla kalmamış bu hareketten çekilmiştir. 2020 yılında Çin dünyanın en büyük jeoekonomik hamlesiyle Covid 19 sürecine girerken imzalanan Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık (RCEP) anlaşmasında yer almıştır. İmzalan alternatif anlaşma RCEP bölgesel üretim ve tedarik zincirini derinleştirerek Doğu’nun barış, entegrasyon ve işbirliği temelli ekonomik rönesansını simgelemekte, bu hareket ABD’nin Japonya, Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi en yakın müttefikleriyle dünyanın en büyük Müslüman ülkesi Endonezya’yı da bünyesinde barındırmasıyla dikkat çekmektedir. Yüksek teknoloji, yarı iletkenler, süper iletkenler, çelik, elektrikli araçlar ve batarya teknolojileri, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda jeopolitik bir güç aracı hâline gelmiştir. Batı, Atlantik sistemi üzerinden savaş, çatışma ve ölümle anılırken, Doğu Asya barış, teknoloji, eğitim ve yüksek katma değerle anılmaktadır. ‘Tsinghua Üniversitesi’nin kurumsallaşmada Harvard’ı yakalaması, buna karşılık ABD’nin elit üniversitelerinde Filistin eleştirisi yapan hocaların saçlarından sürüklenerek tutuklanması, iş akitlerine son verilmesiyle mukayese edildiğinde adeta Doğu’nun eğitim, bilgi ve inovasyon kapasitesinin yükselişini ve yeni rönesansını simgelemektedir.
Batı ekonomileri finansallaşırken, üretim ve katma değer Doğu Asya’da yoğunlaşmış, teknoloji ve kritik hammadde kontrolü ABD ve AB için stratejik kırılganlık yaratmıştır. Bu durum, modern hegemonya tanımını yeniden şekillendirerek, ekonomik üstünlüğü teknolojik ve sanayi kapasitesiyle birleştiren Doğu eksenli bir güç mücadelesini gündeme taşımaktadır.
Batı uygarlığı, meşruiyet ve yumuşak gücün eriyişi
Batı uygarlığının normatif ve kültürel meşruiyeti aşınmaktadır; mesele yalnızca ABD hegemonik rolünün gerilemesi değil, Batı’nın dünya sistemine sağladığını iddia ettiği değerlerin ikna gücünü kaybetmesidir. Joseph Nye’in yumuşak güç kavramı çökmüştür: Hollywood ve kolektif Batı medyasının yozlaşması, sansasyonel ve çıkar odaklı içerikler, bu gücün artık meşruiyet üretmediğini göstermektedir. Emmanuel Todd, Peter Turchin ve Niall Ferguson’un analizleri bu tabloyu destekler. Todd’a göre hegemonya yalnızca maddi güçle değil, değer üretme kapasitesiyle ayakta kalır; Turchin, iç toplumsal parçalanma ile dış agresiflik arasında güçlü bir bağ olduğunu vurgular; Ferguson ise Batı uygarlığının üstünlüğünü sağlayan kurumsal mimarinin çöküşünü ele alır.
Son 30 yılda gerçekleştirilen müdahaleler, normatif liderlik iddiasını ciddi biçimde aşındırmış, sürekli savaş ve müdahaleler ölüm ve yıkımdan başka bir sonuç üretmemiştir. Bu durum, tek kutuplu yanılgı (unipolar illusion) ve güç sapması (follies of power) kavramlarını dramatik biçimde doğrulamaktadır. Ortaya çıkan tablo, askeri ve ekonomik kapasitesi hâlâ güçlü olan fakat kültürel ve normatif meşruiyeti hızla aşınan bir uygarlık görüntüsüdür. Hegemonik gerileme ile uygarlık düzeyindeki normatif aşınma birbirini besleyen paralel süreçler olarak ilerlemektedir.
Huntington’un perspektifiyle bakıldığında, Batı’nın meşruiyet ve normatif otorite kaybı yalnızca içsel bir çürüme değil, medeniyetler arası çatışmanın doğal bir sonucudur. 1991’den bu yana yükselen Doğu’nun eğitim, teknoloji ve katma değer eksenli gelişimi, Atlantik merkezli çatışmanın kültürel ve kurumsal düzeydeki yıkıcı etkilerini görünür kılmaktadır. Böylece çatışma, ekonomik ve askeri üstünlükten öte, medeniyetlerin kendi içsel çürümesiyle birleşerek küresel düzeyde bir dönüşüm yaratmaktadır.
Yeni güç mücadelesi
Uluslararası sistemde yükselen rekabet , yalnızca güç kaymasıyla açıklanamaz; güç geçişlerinin kendisi de çatışma riskini artırır. İktidarın El Değiştirme Kuramı (Power Transition Theory, Organski 1956), hegemonik güç ile yükselen güçler arasındaki gerilimi anlamada temel bir çerçeve sunar. Organski’ye göre uluslararası sistemde çatışma riski, güç dağılımındaki hızlı değişimlerle doğrudan ilişkilidir; hegemonik aktörün gücünün erimesi ve yükselen aktörlerin artan kapasitesi, çarpışma olasılığını yükseltir. Robert Gilpin ise ekonomik ve siyasi liderliğin küresel düzenin sürdürülebilirliği için vazgeçilmez olduğunu vurgular. Düzen yalnızca piyasa mekanizmalarıyla değil, aynı zamanda siyasi liderlik ve uluslararası kamu malları sağlayan kurumsal kapasite ile ayakta kalır. Bu perspektif, ABD-Çin rekabetinin hem ekonomik hem stratejik yönlerini anlamada kritik bir analiz sağlar.
Graham Allison, bu rekabeti Tukidides Tuzağı olarak adlandırır ve tarihsel gerilimleri vurgular. Bugün bu rekabetin merkezinde ABD ile Çin bulunmaktadır. Ticaret savaşları, teknoloji ambargoları ve tedarik zinciri rekabeti bu mücadelenin ana alanlarını oluşturmaktadır. Ekonomik araçlar giderek stratejik güç araçlarına dönüşmektedir. Edward Luttwak, bu yeni dönemi jeoekonomi kavramıyla açıklamaktadır. Trump’ın günübirlik twitleri meseleyi bir miktar trajikomik ve laubali hale getirse de jeoekonomik gidişat ve jeokültürel çürüme ve yozlaşma dünyayı nükleer savaşa doğru adım adım yaklaştırmaktadır.
Çöküş ve dirilişin kesişme noktası: Uygarlığın geleceği
1991’den bu yana yaşanan dönüşüm, yalnızca güç dengelerinin kayması değil; derin bir uygarlık sarsıntısının habercisidir. Hegemonik düzenin aşınması, üretim ve katma değer merkezlerinin Asya’ya kayması, Batı’nın kurumsal çürümesi ve yumuşak güç kaybı, modern uygarlığın bütünsel dayanıklılığını test etmektedir. Atlantik sisteminin savaş, çatışma ve ölümle anıldığı bir çağda, Doğu’nun barış, teknoloji, eğitim ve yüksek katma değerle yükselişi yeni bir rönesansın habercisidir. Batı, hâlâ askeri ve finansal kapasitesine dayanarak dünyayı şekillendirmeye çalışsa da, meşruiyet, normatif liderlik ve kültürel ikna gücü hızla erozyona uğramaktadır. Öte yandan Asya, Tsinghua ve diğer bilgi merkezleri aracılığıyla inovasyon ve teknoloji kapasitesini büyütmekte; süper iletkenler, elektrikli araçlar, yarı iletkenler ve ileri çelik üretimi gibi stratejik alanlarda küresel rekabeti yeniden tanımlamaktadır.
Bu tablo, uygarlıkların çöküş ve diriliş süreçlerinin iç içe geçtiği bir kavşakta olduğumuzu göstermektedir. Geleceğin dünya düzeni, yalnızca maddi güç ve askeri üstünlükle değil; teknoloji, eğitim, üretim kapasitesi yanında insanlığa sunulacak ortak kültür ve medeniyet unsurları, güven ve sürdürülebilir değerler üzerinden şekillenecektir. İnsanlık, Maaluf’un betimlediği gibi yaklaşan felaketin farkında olmalı ve tarihsel hatalardan ders çıkararak, parçalı ve rekabetçi bir dünyada sürdürülebilir bir uygarlık inşa etmenin yollarını aramalıdır. Doğu’nun barış ve katma değer odaklı yükselişi ile Batı’nın hegemonik sapmaları arasındaki bu kesişme noktası, modern uygarlığın yeni rotasını belirleyecek ve XXI. yüzyılın medeniyet haritasını çizecek gibi duruyor.