Yürütme emirleri yağmuru ve yargı sistemine yönelik günlük meydan okumalarıyla Beyaz Saray kaynaklı kesintisiz bir haber döngüsü yaratan Başkan Donald Trump ve en yakın danışmanlarının eylemlerini yönlendiren bir felsefe olup olmadığını çok az kişi durup düşünüyor. Üst düzey yetkililerden ve bizzat başkandan gelen gösterişli çıkışlar ve zaman zaman eğlenceli sayılabilecek gaflar, ortada böyle bir çerçeve olmadığı varsayımını kolaylaştırıyor.
Oysa bir tür “Trump teorisi” var: Yönetimin attığı adımların çoğu (şüpheli kripto para ilişkileri, niteliksiz müttefiklerin üst düzey görevlere atanması, anayasaya aykırı sınır dışı işlemleri ve Ulusal Muhafız konuşlandırmaları, bir Latin Amerika devlet başkanının görevden uzaklaştırılması) kendi içinde bir mantık taşıyor. Bunların tamamı yürütme gücünü genişletmeye yönelik hamleler; imparatorlukvari bir başkanlık modeline doğru atılmış adımlar.
Başkan da dahil olmak üzere herhangi bir siyasi aktörün gücünü sınırlayan şey, hedeflerine ulaşmak için personel de dahil olmak üzere kaynakları ne ölçüde harekete geçirebildiğidir. Ayrıca, ihlalleri ve yetki aşımını engelleyen yasalar ile belirli bir makamın işleyişine dair genel normlar da fren mekanizması işlevi görür.
Trump, ABD Başkanlığı etrafındaki normları dönüştürmeye çalışıyor. Bill Clinton, George W. Bush ya da Barack Obama’nın başsavcılarına veya Adalet Bakanlığı’na siyasi düşmanlarının peşine düşmeleri talimatı vermesi tamamen kabul edilemez görünürdü. Aynı şekilde, zayıf temellere dayanan bir “suç acil durumu”nu bahane ederek Ulusal Muhafızları ABD şehirlerine göndermek ya da görevdeyken aile şirketleriyle bağını sürdürmek de bir başkan için sınırların ötesinde sayılırdı. Bu normlar artık kırıldı, belki kalıcı olarak ama en azından Trump’ın başkanlığı süresince olduğu kesin.
Şüpheli muhakeme gibi görünen davranışlar, norm kırma stratejisinin merceğinden bakıldığında farklı bir anlam kazanıyor. Örneğin Trump yönetimi, ABD Bölge Yargıcı James Boasberg’in, iddia edilen Venezuelalı çete üyelerinin El Salvador’a sınır dışı edilmemesine ilişkin kararına neden karşı çıktı? Bu bariz bir hata mıydı? (Ne de olsa aynı hedeflere daha az tartışmalı ve daha az görünür yollarla ulaşılabilirdi.) Belki de değildi. Zira normları yıkmak istiyorsanız, onlara meydan okumanız gerekir; bu da bunun yüksek profilli yollarından yalnızca biri.
Başkanlık gücünün önündeki hukuki engelleri kaldırmak da Trump’ın projesinin eşit derecede önemli bir parçası. İşte burada Yüksek Mahkeme devreye giriyor. Baş Yargıç John Roberts liderliğindeki mahkemenin muhafazakâr çoğunluğu, yürütme gücünü birçok alanda genişletme eğilimi gösterdi. 1 Temmuz 2024 tarihli ve Trump’ın yeniden seçilmesinden yalnızca aylar önce verilen bir kararla mahkeme, Amerikan başkanlarına görevdeyken gerçekleştirdikleri resmi eylemler nedeniyle kovuşturmaya karşı neredeyse mutlak dokunulmazlık tanıdı. Ayrıca Yüksek Mahkeme, alt federal mahkemelerin başkanlık kararlarının yürürlüğe girmesini engelleyen ülke çapında tedbir kararları verme yetkisini yakın dönemde sınırlandırdı ve başkanın, Kongre onayı olmaksızın bağımsız federal kurumların başkanlarını görevden alma yetkisini de onayladı.
Trump yönetimi, aynı zamanda normalde yasama organına ait sorumluluk alanlarına da el attı. Daha önce tahsis edilmiş fonların bloke edilmesinin yanı sıra Beyaz Saray, ulusal güvenlik konularında (asker konuşlandırmaları dahil), tarifelerde ve çıkar çatışmalarının denetiminde Kongre’yi karar alma süreçlerinin dışına iterek yetkilerine müdahale etti. Bu engeller, geçmiş başkanların yürütme alanını sınırlayan ciddi frenlerdi. Şimdi ise bunlar birer birer sökülüyor ve bunun kader belirleyici sonuçları var. Örneğin Trump ailesinin, önceki yönetimlerde soruşturulacak ya da kovuşturulacak türden kripto anlaşmalarından 1 milyar dolara varan kazanç sağlaması gibi.
Belki de en temel hamleler, başkanın fiili gücünü (yani idare içindeki kurumları ve kişileri kontrol etme ve harekete geçirme kapasitesini) artırmaya yönelik oldu. Kurucu Babalar hükümeti üç ayrı ama eşit erk olarak tasavvur etmişti. Ancak New Deal sonrasında dördüncü bir erk, önemli bir aktör olarak ortaya çıktı: bağımsız ve yarı bağımsız kurumlar (kimi zaman “idari devlet”, MAGA taraftarlarının deyimiyle “derin devlet”).
Federal Rezerv, Çevre Koruma Ajansı, FBI, Yönetim ve Bütçe Ofisi ve Federal Ticaret Komisyonu dahil olmak üzere onlarca kamu kurumu, devletin günlük işleyişi için kritik öneme sahip. Bu kurumların faaliyetlerinin çoğu doğrudan başkanın kontrolü altında değil; üyeleri de mevcut yönetim ile Fed arasındaki gerilimlerin açıkça gösterdiği gibi genellikle kurumun misyonuna bağlılık gösteriyor. Trump, bu kurumların başına sadık isimler atayarak fiili gücünü genişletmek istiyor. Bu kişiler onun keyfi taleplerine daha yatkın olacak, hukuka aykırı davransa bile ona meydan okuma olasılıkları çok daha düşük olacak.
Bu açıdan bakıldığında, Trump’ın gerekli liyakat ya da deneyime sahip olmayan kişileri kurumların başına getirme eğilimi son derece anlamlı görünüyor. Zira ne kadar niteliksiz olurlarsa, Trump’a o kadar sadık olabilirler ve normların yıkımında iş birliği yapmaya o kadar meyilli olabilirler.
Keza Trump’ın dış politikasını dahi sadece onun her zaman tarifelere ve egemen güçler arasındaki işlemsel ilişkilere takıntılı olduğunun bir teyidi olarak değil, bu mercekten okumak gerekiyor. Kongre’nin fiilen yaptığı gibi, bir başkana farklı ülkelerden gelen farklı mallara tek taraflı olarak gümrük tarifeleri ve kısıtlamalar koyma yetkisi vermek, iç politikada muazzam bir güç artışı anlamına gelir. Çünkü küresel meseleler üzerindeki daha büyük etki, içeride daha fazla görünürlük ve otoriteye dönüşür. Ama daha da temelde, Trump’ın Apple Inc. ya da Walmart Inc. gibi büyük Amerikan şirketlerinin tedarik zincirlerini tek başına altüst edebilme kapasitesi, bu şirketleri ona bağımlı kılar. Bu nedenle, Trump’ın tarifelerinin ve hatta Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun zorla görevden uzaklaştırılmasının, dış politikadan çok iç gündemiyle ilgili olduğuna inanıyorum.
Bu iç güç konsolidasyonu ajandasını tehlikeli kılan şey, iki ayrı dürtünün kesişim noktasında yer almasıdır. İlki, Trump’ın kendisinden ve en yakın danışmanlarından gelen dürtü: Bu başkanın gücünü azamiye çıkararak, ailesini zenginleştirmek, ilerici reformları geri almak ya da liberal üniversiteler ve hukuk büroları dahil olmak üzere muhalefetinin kalelerini zayıflatmak gibi çeşitli hedeflerini gerçekleştirebilmesi için.
İkinci dürtü ise en güçlü biçimde sağcı Alman hukukçu, yazar ve teorisyen Carl Schmitt tarafından dile getirilen bir siyasi felsefeye dayanıyor. Weimar Cumhuriyeti ve Üçüncü Reich dönemlerinde öne çıkan Schmitt, liberal demokrasiye ve parlamenter yönetime büyük bir küçümsemeyle yaklaşıyordu; bunları ya uluslararası rekabet ve iç çalkantıların karmaşık dünyası için uygunsuz kurumlar olarak ya da güçlü liderlerin zaten sınırsız iktidar kullandığı birer vitrin olarak görüyordu.
Schmitt, egemenlerin üstün olduğu ve “istisna hallerinde” (kriz anlarında, hatta olağan zamanlarda bile) nihai bir karar vericiye her zaman ihtiyaç duyulan daha otoriter bir iktidar anlayışını savunuyordu. O zamandan bu yana birçok muhafazakâr düşünür, özellikle sağcı liderlerin yasama tıkanıklığı ya da demokratik karar alma süreçlerinin diğer kısıtlarıyla karşı karşıya kaldığı dönemlerde Schmitt’in fikirlerine başvurdu.
Schmitt’in fikirleri bazen marjinal görülür. Oysa uygulamaya her zaman yakın oldular. Zira iktidardayken hem sol hem sağ cenah, yürütme gücünü genişletmeyi arzuladı. Her iki taraf da sık sık toplum için neyin iyi olduğuna dair bir kesinliğe ve yürütmenin bunu somutlaştırabileceği (en azından kendi taraflarından biri söz konusu olduğunda) yanılgısına kapıldı.
Trump’ın ajandasını tehlikeli kılan da bu eğilimdir. Yürütme yetkilerinin genişlemesi yalnızca önümüzdeki üç yılda kaos yaratmakla ve kendisiyle ailesini zenginleştirmeyi sürdürmekle kalmayacak. Aynı zamanda, yerine bir Demokrat ya da Cumhuriyetçi gelse de, Amerikan siyasetini temelden değiştirecek. İşte Trump teorisinin asıl tehlikesi de tam olarak burada yatıyor.