Bu hafta Dünya Ekonomi Forumu’nu yapay zeka ekseninde dikkatle takip ediyorum ve gördüğüm çok net bir tablo var, yapay zekâ ilk kez “hangi ürün/model/işlevsellik kazanacak?” başlığı altında konuşulmuyor. Tartışma başka bir seviyede: Yapay zekâ artık bir teknoloji kategorisi değil, bir medeniyet altyapısı olarak daha kapsamlı bir şekilde ele alınıyor. Bu önemli bir eşik. Çünkü altyapılar araç değildir; oyunun kurallarını belirler.
Bugüne kadar ekonomik büyümenin yapı taşları belliydi: Sermaye, emek ve enerji. Dijitalleşme bu yapıya bilgiyi ekledi. Davos’ta bu sene netleşen ise daha farklı bir şeydi: Rekabet avantajı artık bu girdilerin miktarında değil, zekâyı ölçekleyebilme kapasitesinde yatıyor.
Yani anlamlı bilgi üretme, onu bağlama yerleştirme ve sürekli yeniden üretme becerisinde.
Satya Nadella’nın “token ekonomisi” vurgusu bu yüzden önemli. Verimlilik artık yalnızca çıktı sayısıyla ölçülmüyor. Harcanan her dolar, her watt, her damla su ve her saniye karşılığında ne kadar anlam üretildiği asıl metrik haline geliyor. Bu, klasik verimlilik tanımından niteliksel olarak çok farklı bir derinlik.
Bu noktada yapay zekâ tartışması doğal olarak uygulamalardan uzaklaşıyor. Jensen Huang’ın altını çizdiği gibi, bugün inşa edilen şey bir yazılım ekosistemi değil; enerji, çip, bulut ve model katmanlarının birlikte çalıştığı zeka fabrikaları. Başka bir deyişle: Zekâ sanayileşiyor. Sanayi Devrimi’nde kas gücü fabrikalara nasıl taşındıysa, bugün de muhakeme, planlama ve karar üretimi endüstriyel ölçekte yeniden organize ediliyor.
Ancak Davos’taki asıl mesele teknoloji değildi. Asıl soru şuydu: Bu mimaride insan nereye yerleşiyor?
Harari’nin uyarıları, Hassabis ve Amodei’nin AGI zamanlamasına dair temkinli ama tutarlı öngörüleri ortak bir noktaya işaret ediyor: Yapay genel zekâ artık teorik bir ihtimal değil, zamanlaması tartışılan bir gerçeklik. 2026–2027 aralığı yalnızca teknik bir eşik değil; ekonomik ve toplumsal bir yeniden yapılanma dönemi.
Bu yeniden yapılanmanın merkezinde “iş” kavramı var. Yapay zekânın işleri dönüştüreceği uzun zamandır konuşuluyor. Bugün fark yaratan şey şu: Otomasyon artık yalnızca görevleri değil, karar katmanlarını da kapsıyor. Giriş seviyesi beyaz yaka rollerinin hızla erimesi tesadüf değil. Buna karşılık yeni değer alanı; çıktı üreten değil, amaç tanımlayan, bağlam kuran ve çoklu zekâları yöneten insanlarda oluşuyor.
Şirketler açısından burada net bir ayrım var. Yapay zekâyı yalnızca maliyet düşürme aracı olarak görenler kısa vadeli kazanımlar elde edebilir. Ancak kalıcı rekabet avantajı başka bir yerde. Asıl farkı yaratacak olanlar, örtük bilgiyi yani deneyimle kazanılan, yazıya dökülmesi zor kurumsal ustalığı yapay zekâ sistemlerine aktarabilenler olacak. Kurumsal hafıza veri merkezlerinde değil, insanların zihninde yaşıyor. Bu bilgiyi görünür, paylaşılabilir ve modellere işlenebilir hale getiremeyen yapılar, en gelişmiş teknolojiyi kullansalar bile sıradanlaşacak.
Davos’tan çıkan en net sonuç şu: Yapay zekâ çağında refah mümkündür, ancak otomatik değildir. Verimlilik artışı tek başına toplumsal fayda üretmeyecek. Kazananlar; teknolojiyi insan potansiyeliyle hizalayabilen, zekâyı merkezileştirmek yerine orkestre edebilen insanlar, şirketler ve ülkeler olacak. Kaybedenler ise yapay zekâyı izleyen, ama onu yönetecek zihinsel mimariyi kuramayanlar olacak.
Bu yeni çağda sermaye hâlâ önemlidir. Enerji ve çipler stratejik olmaya devam edecektir.
Ama asıl kıt kaynak artık para değil.
Anlam!
Ve anlamı kim üretir, kim çerçeveler ve kim yönlendirirse, oyunu o kuracak…