Geçtiğimiz hafta sonu Türkiye’de yapay zekâ gündeminin en kapsamlı buluşmalarından biri olan AI Tomorrow Summit’te AIPA Başkanı Zafer Küçükşabanoğlu’nun davetiyle bir panel yönetme fırsatım oldu. Yapay Zekâ Politikaları Derneği’nin, yani AIPA’nın düzenlediği zirvede “Yapay Zekâ’nın Derin Katmanı: Modeller, Sistemler ve Yeni Nesil Mimariler” başlıklı oturumda çok kıymetli panelistlerle birlikte yapay zekânın artık görünen yüzünden daha derin katmanlarına bakmaya çalıştık.
AIPA, Türkiye’de yapay zekâ alanında sivil toplumun ne kadar kritik bir rol oynayabileceğini gösteren yapılardan biri. Yalnızca etkinlik düzenleyen bir platform değil; kamu, özel sektör, akademi ve girişimcilik ekosistemini aynı masada buluşturan bir ortak akıl zemini. AI Tomorrow Summit de bu zeminin en görünür sahnelerinden biri. Bu yılki tema “Yeni Çağ, Yeni Sorumluluk”tu. Bence iki günün bütün ruhunu da bu ifade taşıyordu.
Çünkü yapay zekâ artık sadece teknoloji şirketlerinin, yazılımcıların ya da inovasyon birimlerinin konusu değil. Devlet politikası, ekonomik rekabet, dış ticaret, tarım, savunma, siber güvenlik, eğitim, insan kaynağı, enerji ve toplumsal dönüşüm meselesi. Tam da bu yüzden Türkiye’de bu alanda çalışan sivil toplum kuruluşlarının önemi her geçen gün artıyor. Böyle dönemlerde mesele yalnızca teknolojiyi takip etmek değil; kamu aklı, özel sektör hızı, akademik derinlik ve girişimcilik cesaretini aynı masada buluşturabilmek.
Zirvenin iki gününden çıkan en güçlü manşetlerden biri şuydu: Yapay zekâ artık bir araç değil, stratejik kapasite meselesi.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın konuşmasında bu perspektif çok netti. Yapay zekâyı “yatay ve dönüştürücü bir teknoloji” olarak tarif etti; üretimden kamu hizmetlerine, finanstan eğitime kadar geniş bir alanı yeniden şekillendirdiğini vurguladı. En dikkat çekici cümlelerinden biri şuydu: “Teknolojiyi sadece tüketen, sadece teknolojik değişmelere maruz kalan bir toplumun bağımsız olması da, müreffeh olması da mümkün değil.”
Bu cümle, yapay zekâ tartışmasını teknoloji merakından çıkarıp bağımsızlık ve kalkınma eksenine yerleştiriyor. Türkiye’nin yeni dönem yapay zekâ vizyonunda insan kaynağı, yüksek başarımlı hesaplama altyapıları, veri ekosistemi, sektörel uygulamalar, yönetişim mekanizmaları, agentic AI, egemen yapay zekâ ve veri egemenliği gibi başlıkların öne çıkacak olması da bu nedenle önemli.
İkinci büyük manşet şuydu: Yapay zekâ sektörlerin içine gömüldükçe gerçek değer üretecek.
Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı’nın konuşması bu açıdan çok güçlüydü. Tarımı yalnızca ekonomik faaliyet değil; gıda güvenliği, stratejik bağımsızlık, çevresel sürdürülebilirlik ve milli güvenlik alanı olarak tarif etti. Yapay zekânın toprağın ihtiyacını analiz etmekten bitki hastalıklarının erken teşhisine, sulama zamanından verim tahminine kadar birçok alanda karar destek mekanizmasına dönüştüğünü anlattı. Onun ifadesiyle: “Yapay zekâ tarım için sadece bir teknoloji değildir. Verimliliğin, kalitenin, sürdürülebilirliğin en önemli anahtarıdır.”
Ticaret Bakanı Ömer Bolat ise meseleyi dış ticaret ve ekonomik rekabet tarafından ele aldı. “Yapay zekâ artık milli egemenliğin, ekonomik rekabet gücünün ve dış ticaret kapasitesinin temel belirleyicilerinden biri haline gelmiştir” dedi. Ticaret Bakanlığı’nın ihracat, e-ihracat, gümrük, risk analizi ve veri temelli karar süreçlerinde yapay zekâyı nasıl kullandığını anlatması, kamunun da artık bu teknolojiyi yalnızca izleyen değil, uygulayan aktörlerden biri olmaya başladığını gösterdi.
Üçüncü manşet ise bence şuydu: Yapay zekâda mesele model değil, mimari.
Benim yönettiğim panelde de asıl tartışma bu noktaya geldi. Büyük dil modelleri elbette önemli; ama tek başına yeterli değil. Değer, modelin etrafında kurulan sistemden doğuyor: veri mimarisi, kurum kültürü, güvenlik yaklaşımı, hesaplama altyapısı, enerji maliyeti, insan-yapay zekâ iş bölümü ve sektörel uygulama kabiliyeti.
Panelde Mert Küçük girişimcilik tarafındaki kırılmaya dikkat çekti. Yapay zekâ destekli kodlama araçlarıyla girişimciliğin sermaye yoğun doğası değişiyor. Eskiden çok daha büyük ekipler ve yatırımlar gerektiren işler, artık küçük ekiplerle çok daha hızlı test edilebiliyor. Bu, önümüzdeki dönemde tek kişilik ya da küçük ekipli büyük şirketler fikrini daha gerçekçi hale getirebilir.
Efe Erdem sanayi tarafında çok önemli bir gerçekliği hatırlattı: Sanayide yapay zekâ sunumlarda kolay, sahada zordur. Veri dağınıksa, süreçler olgunlaşmamışsa, karar mekanizmaları net değilse yapay zekâdan beklenen değer çıkmaz. Ben de bu noktada panelde “yeni sanayi kültürü” ifadesini kullandım. Çünkü yapay zekâ sanayiye sadece teknoloji olarak değil, yeni bir karar alma ve üretim kültürü olarak girecek.
Mehmet Haklıdır’ın katkısı ise büyük dil modellerinin ötesine bakmamız gerektiğini gösterdi. Foundation model dediğimizde yalnızca metin üreten modelleri değil; malzeme, genom, sağlık, ilaç ve bilimsel keşif alanlarını da düşünmek gerekiyor. Onun “limitsizsiniz” vurgusu, yapay zekânın asıl potansiyelinin hâlâ yeni yeni açıldığını hatırlattı.
Umut Demirezen ise yapay zekânın görünmeyen maliyetini gündeme getirdi; hesaplama gücü, enerji tüketimi, GPU altyapısı, karbon ayak izi. Her sorgunun arkasında veri merkezleri, sunucu çiftlikleri ve ciddi bir enerji ekonomisi var. Bu nedenle yapay zekâ stratejisi artık yalnızca yazılım stratejisi değil; enerji, altyapı ve sürdürülebilirlik stratejisi de olmak zorunda.
Panelden çıkan bir diğer kritik ifade de güvenlik tarafındaydı. Önce “internet attack” diyorduk, sonra “web attack”, ardından “digital attack”; şimdi “AI attack” dönemine giriyoruz. Yapay zekâ yalnızca savunma aracı değil, saldırı kapasitesini de büyüten bir güç. Bu nedenle yeni çağın güvenlik varsayımlarını baştan yazmamız gerekiyor.
İki günün sonunda benim zihnimde kalan ana sonuç şu oldu: Türkiye yapay zekâyı yalnızca kullanan bir ülke olma lüksüne sahip değil. Üreten, yöneten, düzenleyen, uygulayan ve kendi stratejik kapasitesine dönüştüren bir ülke olmak zorunda.
Bunun için AIPA gibi sivil toplum yapılarının açtığı ortak akıl zeminleri çok değerli. Çünkü yapay zekâ çağında başarı, tek bir kurumun ya da tek bir sektörün performansıyla gelmeyecek. Kamu, özel sektör, akademi, girişimcilik ekosistemi ve sivil toplum aynı yönde hareket edebildiğinde gerçek dönüşüm mümkün olacak.
AI Tomorrow Summit’in bana düşündürdüğü en önemli soru şu oldu:
Yapay zekâyı sadece verimlilik aracı olarak mı göreceğiz, yoksa Türkiye’nin yeni kalkınma, üretim ve düşünme mimarisinin merkezine mi yerleştireceğiz?
Bence yeni eşik burada. Modelden mimariye, heyecandan sorumluluğa, kullanımdan kuruculuğa geçmemiz gerekiyor.
Yeni çağ başladı. Şimdi mesele, bu çağda nasıl bir rol ve sorumluluk alacağımız.