Yazmanın çilesi hakkında sayısız şey yazıldı. George Orwell bir keresinde yazmayı “uzun süren, acı veren bir hastalık nöbetine” benzetmişti. Merhum spor yazarı Red Smith de Time dergisine, köşesinin “küçük kan damlalarıyla” ortaya çıktığını söylemişti. Ancak bunca acıya rağmen, yazarlık hayatını seçmeye gönüllü olacak kadar bu işe tutkun insanlar hâlâ var.
Vishal Sood onlardan biri değil. Eğitimini bilgisayar bilimleri alanında alan Sood, Hindistan’da doğup büyüdü ve yaklaşık 20 yıl boyunca Microsoft Corp.’ta ürün geliştirme üzerine çalıştı. Daha sonra pazarlamacılar için yapay zekâ araçları geliştiren Typeface Inc.’te araştırma ve geliştirme bölümünün başına geçti. Yaklaşık 30 yıllık kariyeri boyunca Sood önemli bir uzmanlık birikimi kazandı ve bunları paylaşma isteği geliştirdi. Ancak yazma eylemi (üstelik İngilizce onun ikinci diliyken) her zaman en büyük engel gibi hissettirdi. Üstelik kendi ifadesiyle, “bu benim asıl işim değil.”
Fakat yapay zekâ destekli yazım araçlarının ortaya çıkışı her şeyi değiştirdi. Artık Sood, doğal olarak sahip olduğu becerileri, daha zayıf olduğu alanları desteklemek için kullanabiliyordu. Claude Code’u kullanarak kendi deyimiyle bir “yapay zekâ beyni” oluşturdu ve yıllar içinde büyük emek vererek yazdığı yüzlerce belge ve gönderiyi bu sisteme yükledi. Sistem tarafından üretilen metinlerin kendi görüşleri ve üslubuyla ne kadar örtüştüğünü değerlendirmek için 100 maddelik bir puanlama sistemi geliştirdi.
Bugün Sood, düşüncelerinin ana hatlarını yüksek sesle bir yapay zekâ not tutucusuna dikte ediyor. Daha sonra bu dökümü “beynine” veriyor ve ortaya çıkan metni hem şirket içi iletişimlerinde hem de herkese açık Substack bülteninde kullanmak üzere düzenliyor. Sürecin tamamı saatler sürebiliyor, ancak elinde bir taslak bulunması, boş bir sayfayla karşı karşıya kalmanın yarattığı kaygıyı azaltıyor.
Peki ortaya çıkan yazıların büyük bölümü yapay zekâ tarafından yazılmış gibi mi görünüyor? Kesinlikle. Peki bu onları değersiz içerik hâline mi getiriyor? Sood’a göre hayır. “Bir fikri aktarabiliyorsam ki aynı fikri Claude’a yalnızca bir komut yazarak elde edemezsiniz, bunun bir değeri vardır” diyor. Onun tek amacı bir düşünceyi iletmek; Pulitzer Ödülü kazanmak değil.
Yapay zekâ ile yazı yazma konusuna dair uzun süredir devam eden tartışma artık kaynama noktasına ulaşmış durumda. Roman yazarları, yapay zekâ kullandıklarından şüphelenildiği için kitap anlaşmalarını kaybediyor. Anthropic PBC, Claude’un ürettiği metinlere dijital filigran ekliyor. Pangram Labs Inc., yapay zekâ kullananları tespit ederek büyüyen bir iş modeli oluşturdu. Yakın zamanda milyarder yatırımcı Stanley Druckenmiller tarafından yazıldığı belirtilen (ve sonradan yapay zekâ asistanının da katkıda bulunduğu ortaya çıkan) bir köşe yazısı ise, onu yayımlayan ve ardından kararlarının arkasında duran Wall Street Journal editörlerine yönelik eleştiri yağmuruna neden oldu.
Bu tartışmaların büyük bölümü medya ve yayıncılık sektörlerinde yoğunlaştı; çünkü bu alanlarda yazı, doğrudan ürünün kendisi. Bunun böyle olması da şaşırtıcı değil. Kendilerine yazı yazarak işkence etmeleri için para ödenen insanlar açısından bakıldığında, bu işi bir makineye devretmek yalnızca zanaatin terk edilmesi değil, aynı zamanda mesleğin kendisine yönelik bir tehdit gibi görünüyor. Üstelik araştırmacılar tarafından ortaya konan bulgular ve açıkçası herkesin kendi gözlemleri de yapay zekânın yazıyı düzleştirdiğini, daha tekdüze ve daha sıradan hâle getirdiğini gösteriyor.
Ancak daha geniş kurumsal dünyada çalışan insanlar için, yazı yazarken yapay zekâ kullanıp kullanmama sorusu o kadar da derin bir mesele değil. Pek çok iş yerinde yazmak; bir ürünü pazarlamanın, memnuniyetsiz bir müşteriyi yatıştırmanın, yatırımcıları bilgilendirmenin ya da ekipler arasında durum güncellemeleri paylaşmanın bir yolu. Birçok kişi bu işi sevmiyor ve Orwell ya da Smith’in aksine, yazının içinde herhangi bir yücelik bulmuyor. Eğer bir araç, tüm o kan ter ve gözyaşına gerek kalmadan yapılacaklar listesindeki bu maddeyi işaretlemeye yardımcı oluyorsa, neden buna direnmeleri gerektiğini sorguluyorlar.
Nora Rodgers, yarı şaka yarı ciddi bir şekilde, işini kurma nedenlerinden birinin ön yazı yazmaktan nefret etmesi olduğunu söylüyor. Rodgers bu sürecin kendisini ziyadesiyle rahatsız ettiğini belirterek, “Nefret ediyordum. Tüm süreçten, mektubu göndermekten ve başkasının hatalarımı ve zayıflıklarımı görmesinden hoşlanmıyordum. İleri düzey disleksim var ve bu durum yetişkinlik hayatım boyunca peşimi bırakmadı” diyor.
Rodgers, 2019 yılında kendisini yazı yazmaktan mümkün olduğunca uzaklaştıracak bir şirket kurdu: Philadelphia merkezli Wag Days LLC adlı bir köpek gündüz bakım merkezi. Şimdi günlerini aynı anda onlarca köpekle ilgilenerek ve artık iki farklı şubede çalışan personelinin ihtiyaçlarını ve vardiyalarını yöneterek geçiriyor. Kalem kalem yazılması gereken giderler, görüşülmesi gereken yeni çalışan adayları var ve kabul etmek gerekir ki temizlenmesi gereken köpek dışkıları da bulunuyor.
Yazı yazmaya vakit bulduğunda ise — örneğin pazarlama e-postaları ya da müşterilere gönderilecek mektuplar hazırlarken — bunu genellikle mesai saatlerinden sonra yapıyor. Tecrübeli isim ilk taslaklarını okuyabilen, dil bilgisini düzelten, yazım hatalarını gideren ve mesajlarını biraz daha temiz hâle getiren bir araca sahip olmanın “adeta bir nimet” olduğunu söylüyor. Yapay zekânın zamanla kendi ses tonuna sızmasından çekinse de, annesi dışında bu işi yapabilecek bütçesine uygun başka bir editörü yok. Rodgers, “Küçük bir işletmede henüz bu spesifik işi yapması için birini işe alamam” diyor.
Matt Blumberg’in yazı yazmak için yapay zekâ kullanmasının ve ekibinden de bunu istemesinin daha pragmatik nedenleri var. Şirketi Markup AI, başka işletmelerin içeriklerini değerlendirip markalarına uygun hâle getirmelerine yardımcı olmak amacıyla faaliyet gösteriyor. Markup’taki her çalışanın yayımladığı içerikleri şirketin kendi teknolojisinden geçirmesi bekleniyor; bunun bir nedeni de sistemin nasıl çalıştığını sürekli test etmek.
Ancak Blumberg, düzyazıyı dış kaynaklara devretmenin başka avantajları da olduğunu savunuyor. O da kendi deyimiyle bir tür yapay zekâ beyni oluşturmuş durumda; buna MattBot adını veriyor. Yakın zamanda yayımladığı bir blog yazısında anlattığı üzere, bu sistemi girişimcilik dersleri için kendisiyle röportaj yapmak isteyen meraklı öğrencilerin sorularına yanıt taslakları hazırlamakta ve halkla ilişkiler ekiplerinin hazırladığı mesajları LinkedIn gönderilerine dönüştürmekte kullandı.
Bu kullanım ne özellikle yenilikçi ne de özellikle yüce bir amaç taşıyor (dünyanın gerçekten bir LinkedIn paylaşımına daha ihtiyacı var mı?) ancak modern bir şirket yöneticisinin günlerini dolduran sayısız küçük işten biri ve artık Blumberg bu işi çok daha kısa sürede tamamlayabiliyor. Blumberg bu tip rutinlerden vakit kazanmanın eleştirilecek bir yanı olmadığını belirterek, “Bir çalışanla konuşmayı otomatikleştirmiyorum. Bir satış görüşmesini otomatikleştirmiyorum. Bir yatırımcı toplantısını otomatikleştirmiyorum. Ama bana kazandırdığı her dakika değerli bir dakika” diyor.
Bununla birlikte, yapay zekâ destekli yazım konusundaki kültürel çatışma, hızla değişen kuralları hem şirket yöneticileri hem de sıradan çalışanlar açısından takip etmeyi zorlaştırıyor. Bir şirkette sizi terfi ettirebilecek ve övgü kazandırabilecek bir davranış, başka bir şirkette aynı kolaylıkla işinizi kaybetmenize ya da cezalandırılmanıza neden olabilir. Çoğu zaman çalışanlar hangi tarafta durmaları gerektiğini kendi başlarına anlamaya çalışıyor.
Katie Davies, önceki işinde öz değerlendirme raporlarını yazmak için Microsoft Copilot kullanmaya başladığında bunun izin verilen bir şey olup olmadığından emin olmadığını söylüyor. Davies, “Kendimi kopya çekiyormuş gibi hissediyordum” diyor. İnsan kaynakları departmanının özellikle performans değerlendirmeleri yazmak için özelleştirilmiş bir yapay zekâ aracı devreye almasının ardından ise yapay zekâ kullanmanın yalnızca serbest olmadığını, aynı zamanda teşvik edildiğini fark etmiş.
Bugün Davies iş arıyor (işten ayrılma anlaşmasının şartları gereği eski işvereninin adının paylaşılmamasını istediğini belirtiyor) ve yapay zekâ kullandığını potansiyel işverenlerden gizlemiyor. Uzman isim, “İnsanlar yapay zekâyı nasıl kullanacağını bilen çalışanlar istiyor. Bu artık sahip olmam beklenen bir yetkinlik” diyor.
Buna rağmen, yapay zekâ sektöründe faaliyet gösterenler de dahil olmak üzere pek çok işveren, tam da başkalarının onu benimseme nedeni yüzünden yapay zekâ ile yazı yazmaktan uzaklaşıyor: hız. Avukatlara sözleşme incelemelerinde yardımcı olan bir yapay zekâ şirketi olan Spellbook’un CEO’su Scott Stevenson, yapay zekâya özgü kalıplarla dolu, sayfalarca süren ve çoğu zaman asıl noktaya ulaşamayan notları okumaktan bıkmış durumda. Çalışanları için bu şekilde yazmak daha hızlı olabilir, ancak bunları okumak onun için son derece zaman alıcı hâle gelmiş. “Bu durum bizi sürekli birikmiş iş yüküyle karşı karşıya bıraktı” diyor Stevenson.
Daha da kötüsü, bazı çalışanların yeterince olgunlaşmamış fikirlerini gizlemek için uzun ve parlak görünen strateji belgeleri hazırladığından endişe ediyor. Spellbook CEO’su bir öneriyi ya da fikri olduğundan daha iyi süslemenin sanıldığı kadar iyi bir şey olmadığını vurgulayarak, “Birçok genç çalışan iyi yazının, ‘Bir şeyi nasıl daha cilalı, daha düzenli ve daha uzun hâle getiririm?’ sorusuna cevap vermek olduğunu düşünüyor. Bense iyi yazının, ‘En fazla anlamı mümkün olan en az kelimeye nasıl sığdırabilirim?’ sorusuna cevap vermek olduğuna inanıyorum” diyor.
Stevenson bu ayın başlarında 200’den fazla çalışanına yapay zekâ ile yazım konusunda yeni kurallar içeren bir not gönderdi. Kurallar arasında, yapay zekâ tarafından oluşturulmuş müşteri iletişimleri ve proje tekliflerinin yasaklanması da yer alıyordu. Bunun yerine çalışanlarından fikirlerinin “D+ notu alacak versiyonunu” görmek istediğini yazdı. Başka bir deyişle, tamamen kendi başlarına ürettikleri fikirleri. Tecrübeli isim, “Biraz dağınık olsa bile” diyor. “Bu şirketin çok daha hızlı hareket etmesine yardımcı oluyor.”