1989 yılında Sovyetler Birliği çöküş sürecine girdiğinde Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” tezi liberal hegemonyayı ilan etmiş, Krauthammer “Tek Kutuplu Anı” (Unipolar Moment, 1990) ile Vaşington’un dünyanın biricik hakimi ve yöneticisi olduğuna dair sistemik bir resim çizmiş, Samuel Huntington ise “Medeniyetler Çatışması” tezi ile medeniyetler arasındaki fay hatlarınının jeopolitik ve jeoekonomik geleceğine hakim olacak temel olgular olarak tanımlamıştı. 2026: Mekke İttifakı, ABD-Batı-İsrail tuzaklarına düşmez, Mısır-Tahran-Pekin ekseninde Tebarüz etmekte olan Çok Kutuplu Küresel Ekonomik Düzene dair stratejik bir istikamete çıpalanabilirse tarihin önemli jeoekonomik kırılma noktalarından birine payanda teşkil edebilir.
Soğuk Savaş sonrası S.S.C.B’nin ve İki Kutupluluğun yıkılmasının getirdiği yapısal boşluk, Batı merkezli paradigma ve stratejilerin doğrusal ve muhalefetsiz bir rota izleyeceği varsayımına dayanıyordu. Sovyetler Birliği’nin dağılması, Vaşington eksenli tek kutuplu bir sistem/tek kutupluluk yanılgısı (İktidar Sarhoşluğu, Calleo, 2009) yaratırken; Samuel Huntington belki de sosyal bilimlerde en fazla atıf alan/tartışılan eseri ‘Medeniyetler Çatışması’ teziyle, geleceğin büyük odaklar arasında gerçekleşecek küresel rekabet altyapısının ideolojilerden ziyade kültürel/medeniyet dinamiklerinden kaynaklanacağını, Sino-İslam(Çin-İslam) İttifakının Judeo-Hristiyan Batı ile karşı karşıya geleceğini, (burada da hızla büyüyen Çin’in Orta Doğu’dan yaptığı somut petrol ithalatını soyut medeniyet analizine katmış) analiz etmişti.
Bu öngörünün en kritik yapısal iddiası ve günümüz açısından hala anlamlı ve güncel kalemi şüphesiz Batı hegemonyasına karşı gelişebilecek olası bir Konfüçyüsçü-İslam ittifakı (Çin ve İslam dünyası yakınlaşması) projeksiyonudur. Huntington’un eserin yayınlamasından sonra geçen otuz üç yıllık ampirik süreç, bu tezin gücü kadar metodolojik gidişatındaki sapmaların da tahlil edilme imkanını ortaya koymaktadır: Küresel sistem tam da medeniyet eksenli çatışmıyor; ABD Hegemonyasının çöküşünün getirdiği ekonomik rekabet ile jeoekonomik bloklar üzerinden yeniden yapılanıyor. En radikal sistemik kırılma ise Huntington’ın iddia ettiği gibi sadece “Batı ve Diğerleri” (The West and the Rest) arasında değil, bizzat ve belki de ağırlıkla Batı’nın kendi jeostratejik ve jeoekonomik mimarisinde, bizatihi Trans-Atlantik Ekonomik Mimarideki gerginliklerde su yüzüne çıkıyor.
Batı medeniyeti paradigmasının içsel jeoekonomik yarılması
Huntington’ın kuramsal modellemesinde “Batı”, monolitik (yekpare) bir aktör ve homojen bir güvenlik topluluğu olarak kabul ediliyordu. Mevcut konjonktür, bu varsayımı geçersiz kılmaktadır. Bugün Transatlantik ve bölgesel ittifak sistemleri, kültürel kodlar tarafından değil, maliyet-fayda asimetrisi ve farklılaşan jeoekonomik çıkarlar tarafından yönetilmektedir. Avrupa ve Amerika, Amerika ve Kanada, hatta bir ölçüde İngiltere-Dominyonları ile ABD çıkarları ayrışmaktadır. Hatta Huntington’un tahlillerinin aksine Batı içinde Latinler ile Protestan Batı arasındaki ayrıma ABD içinde, kıtayı iç savaşa, eyaletlerin dağılmasına kadar götürebilecek bir ayrışmanın da eklemlendiği, Cumhuriyetçi Demokrat diyalektiğine dayalı klasik Amerikan siyasetinin de yeni ayrışmalar ve çatlaklarla tarihe karışmakta olduğu gözlemlenmektedir. Kısaca Batı Dünyası Huntington’un öngörüleri dışında ve ötesinde;
• Batı Dünyası/Medeniyeti varoluşsal çıkarlarının radikal ayrışmasına şahitlik etmekte, ABD hegemonik çöküşünün getirdiği irrasyonel, tahmin edilemez ve güvenlik/çatışma eksenli politikaları, İsrail’in revizyonist güvenlik öncelikleri, Avrupa’nın ekonomik rekabetçilik, enerji arz güvenliği ve tedarik zinciri istikrar arayışları ile yapısal olarak, ABD-Kanada-Meksika eklemlenme hareketinin asgari varoluşsal dinamikleriyle çelişmekte hatta çatışmaktadır.
• ABD’nin hegemonik çöküşündeki hızlanma Batı İttifakının topyekun çıkarlarına dair iyi kötü mutabık kalınan ortak stratejik önceliklerinin aşınmasına sebep olmuştur: Vaşington, küresel sistemdeki kendisine meydan okuyan birinci gücü, Çin’i çevrelemek amacıyla kaynaklarını Asya-Pasifik eksenine (Pivot to Asia) kaydırmak isterken; Ortadoğu’daki bölgesel projeksiyonlarında çuvallamış, ABD-İsrail-İran savaşı ABD’yi Paul Kennedy’nin “stratejik aşırı yayılma” (strategic overextension) kriziyle baş başa bırakmıştır.
• Ortadoğuda boğulmanın Atlantik ekonomik sistemi için yarattığı ekonomik asimetri: Avrupa için Ortadoğu, Vaşington izin vermiş olsa, aslında medeniyetler çatışmasında taraf olmayı canı gönülden arzuladıkları kimlik temelli bir jeopolitik gündem maddesi değil; enerji rotaları, pazara giriş, kendilerine yontacakları karşı ve kolay bir iktisadi bağımlılık coğrafyası ve son dönemde de düşük maliyetlerle finanse ettikleri bir göç/mülteci yönetim haritası, siyaseten riskli ama iktisaden karlı bir jeoekonomik arka bahçe tasavvurudur aslında.
Peki ne oluyor şu anda? Trans-Atlantik gerilimlerin ortasında Türkiye’yi de tehdit eden ancak Batı bağımlılığından kurtulup şahsiyetli politikalara yönelmemiz durumunda tarihsel fırsatlar da sunan kriz, Huntington’un dediği gibi sadece medeniyetler/Doğu ve Batı/Hristiyan-Yahudi ve İslam arasında bir ontolojik çatışma ve kopuş mu, yoksa Amerikan/Batı Medeniyetinin gerileyiş ve güç kaybının getirdiği, Küresel iktidarın el değiştirdiği stratejik bir maliyet paylaşımı ve risk yönetimi krizi mi? İkincisi gibi geliyor bize!
Huntington’un kültürel fay hatları analizlerine tabi, din, kültür ve medeniyetlerin kıyasıya çatışacağı varsayılan, bu yönde tanımlanan coğrafyalarda bu yönde gerginlikler kesinlikle var ve Huntington’un analizlerini göz ardı etmek mümkün değil; lakin bugün küresel ticaret savaşları (Batı içi, Batı-Çin arasında), küresel ölçekte agresif bir rekabetçilik çatışması, hidrokarbon kontratlarının, savunma bütçelerinin, alternatif ticaret koridorlarının ve dedolarizasyon (dolarsızlaşma) süreçlerinin optimize edildiği, askeri güç ve güvenliğin bu politikalara payanda teşkil ettiği rasyonel alanlara dönüşmüş durumda.
İran’ın mübâreze anı: Hegemonyanın marjinal maliyet krizi
ABD-İsrail-Batı’nın İran odaklı bölgesel odaklı saldırı ve jeopolitik gerilimi tırmandırma yaklaşımlarının asıl sistemik çıktısı, askeri/taktiksel performansların ötesinde, taktiksel düzlemde ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası inşa ettiği Ortadoğu güvenlik mimarisinin sürdürülebilirlik maliyetini, stratejik olarak ABD’nin 40 trilyon doları ve GSYİH’nın yüzde 122’sini geçen borçluluk oranı ile sembolleşen ekonomik sonuçla sözde küresel hegemonyasını da tamamen sorgulamaya açmıştır.
• ABD politikalarında Ortadoğu Vaşington’un iktidarını kaybetmesiyle sonuçlanan bir maliyet merkezine dönüşmüştür. Körfez’deki askeri üsler, kritik deniz geçiş yolları (Hürmüz ve Babülmendep) ve enerji hatları, Sam Amca için ülke içinde ve dışında algı itibariyle küresel gücü konsolide eden “stratejik varlıklar” olmaktan çıkıp; sürdürülmesi devasa bütçeler gerektiren “stratejik maliyet merkezlerine” dönüşmüştür.
• Amerikan caydırıcılığın jeoekonomik sınırları çoktan aşılmış, ABD ekonomisinin Vaşington’un hegemonya iddiasını taşıyamayacağı netleşmiştir. Özellikle Ukrayna, Ortadoğu-İsrail eksenli politikaları neticesinde hem ABD hem de dünya ekonomisi ve ticareti için konvansiyonel ve asimetrik risklerde dramatik artışları, küresel ticarette çok yüksek gümrük vergilerine tekabül eden ilave lojistik maliyetlere (sigorta primleri, rota değişiklikleri) yol açmış, ABD, Batı ve Dünya ekonomisi üzerinde doğrudan durgunluk, politik risk ve enflasyonist baskılar yaratmakta, ABD artık küresel ekonomik sistem için bir yük olarak algılanmaktadır. Temel sebep tabi ki irrasyonel güvenlik politikaları. Ayrıca, İran’ın yarattığı büyük şok ve tahribat Vaşington’un bölgedeki askeri varlığının marjinal maliyetini tamamen yönetemez hale geldiğinde, tek kutupluluk geometrik olarak pahalı bir lüksten de öte artık imkansız bir iktisadi seçeneğe de dönüşmüş gibi görünmektedir. Evet kapışmaya şahit olduk, sonucu nasıl tasvir edebiliriz?
Türkistan Bozkırlarında, hatta Batıda eski “mübâreze” geleneğinde olduğu gibi, taraflar topyekûn bir savaştan önce ve ziyade sistemin taşıma kapasitesini ve finansal kırılganlığını bireysel düzlemde adeta test etmektedir. Mevcut mübareze sonuçları da dünyayı sanki nükleer gerginliğe doğru götürecek gibi görünüyor…
Mekke, güvenlikten jeoekonomik senkronizasyona
Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında 7 Ağustos 2026’da akdedilen Mekke Savunma Anlaşması, klasik bir askeri paktın ötesinde rasyonel bir sermaye ve kapasite evliliği gibi görünse de Batı/Amerikan manipülasyonlarına karşı çok dikkat edilmesi gereken bir başlangıç gibi duruyor. İran ve Mısır’ında dahil edilmesiyle ancak hayatiyet kazanabilecek bu üçlü Huntington’ın ideolojik yaklaşımlarını kısmen desteklemekle birlikte, Çin’le doğal ittifakını jeoekonomik düzlemde kurmak durumunda olacağı için bir miktar boşa çıkaran pratik bir tamamlayıcılık matrisi de sunuyor:
Mekke İttifakı kâğıt üzerinde muazzam bir güç çarpanı sunsa da, bölgesel bir güvenlik mimarisinin “bütünsel ve kusursuz” bir koruma kalkanına dönüşmesi ancak haritanın en kritik iki tarihsel ağırlık merkezinin denkleme dahil edilmesiyle mümkündür: Mısır ve İran. Bu iki aktörü dışarıda bırakan bir model, tam bir güvenlik birliği kuramaz; aksine, kaçınılmaz çatlaklar barındıran bir “bölgesel çevreleme” projesi olarak kalır.
• Jeolojistik kilit olarak Mısır’ın önemi: Suudi sermayesi ve Türkiye’nin lojistik koridorları, küresel deniz ticaretinin ana damarı olan Süveyş Kanalı’nın mutlak istikrarına muhtaçtır. Kızıldeniz havzasında Mısır’ın askeri ve siyasi ağırlığı denkleme entegre edilmediği sürece, Mekke İttifakı’nın lojistik ve ticari bacağı stratejik olarak eksik kalacaktır.
• Asimetrik güvenlik dengesi olarak İran: Batı saldırganlığı sebebiyle bölgede mevcut temel güvenlik maliyet olsa da Türk milli güvenliği ve varoluşumuz açısında İran hayati öneme sahip bir ülkedir. İran düşerse Türkiye de aynı dönemde parçalanma riskiyle karşı karşıya kalacaktır. ABD-İsrail-Batının en büyük hayali İslam ülkelerinin birbirleriyle savaşmasıdır. ABD Savaş Bakanı’nın açıkça ifade ettiği gibi (Sünni-Şii fark etmez İslam düşmanımızdır!) ABD güvenlik çevreleri tüm İslam ülkelerini düşman olarak algılamaktadır. Mekke Paktı kapsamında İran’ı dışarıda bırakan bir ittifak, kendisini savunma odaklı bir karşı cepheye (anti-İran paktı) kilitleme riski taşır ki bu da Vaşigton’ın bölgeye daha fazla müdahale etmesine kapı aralar. Ancak İran’ın bu mimariye senkronize edilmesi, bölgedeki marjinal güvenlik risklerini sıfıra indirir. Batı hatta ABD’nin de uzun dönemde rahatlayacağı, Avrasya temelli bir barış ve ekonomik refahı üretir.
Özetle; Mısır ve İran’ı içermeyen bir bölgesel güvenlik mimarisi bölgesel hatta kırılganlığı tamamen ortadan kaldırmaz. Öte yandan, Mısır’ın coğrafi kilidi ile İran’ın asimetrik gücünün sisteme dahil edilmesi, Vaşington merkezli güvenlik garantörlüğünü bölgede tamamen gereksiz kılar. Zaten ABD hegemonyasının fiilen sonlanmasına doğru bu artık sürdürülebilir bir seçenek olmaktan çıkmıştır.
Türkiye’nin stratejik paradoksu
Bu jeoekonomik dönüşümün en kritik düğüm noktası Türkiye’dir. Ancak Türkiye, Batı kuşatılmışlığına karşı rasyonel bir direnç hattı inşa etmek isterken yapısal bir çelişkiyle maluldür: Bir yanda kendi toprak bütünlüğüne karşı varoluşsal bir asimetrik saldırıya hazırlanan Batı sistemi (NATO ve entegre güvenlik mimarisi), diğer yanda ise egemenlik haklarını prangaya vuran Gümrük Birliği bağımlılığı.
• Türkiye, kendisini çevreleyen ve vekilleri üzerinden istikrarsızlaştıran “kendi cellatlarıyla” siyasetin getirdiği pragmatik işbirliklerini sürdürmekten vazgeçmelidir. Atlantik cephesinin varoluşsal tehditlerine karşı hem NATO koruması arayıp hem de yerli savunma mimarisi kurmaya çalışmak, stratejik bir felce yol açmaktadır.
• Türkiye, öncülük ettiği Mekke İttifakı’nın Vaşington tarafından “Ortadoğu’daki güvenlik maliyetlerini devretme ve bölgeyi Amerikan çıkarları doğrultusunda taşeronlaştırma” aracı (bir nevi Vaşington hizmetkârlığı) olarak kullanılmasına yönelik baskılara kesin bir biçimde boyun eğmemelidir. Mekke, Batı’nın ileri karakolu değil, bölgenin öz egemenlik kalkanı olmak zorundadır.
• Türkiye, rasyonel bir risk yayma stratejisi doğrultusunda, kendisini sanayide Batı’nın montaj hattına mahkûm eden Gümrük Birliği’nden çıkma cesaretini göstermelidir. Bu tek taraflı bağımlılık koparılmalı; bunun yerine yükselen Asya (Çin, BRICS, ŞİÖ) ile ekonomik, finansal ve yüksek teknolojik (çip, yapay zekâ, havacılık) bağlar derinleştirilmelidir.
Türkiye ancak bu radikal kopuşla Batı ile asimetrik/bağımlı bir ilişkiden, daha eşitlikçi ve rasyonel bir ilişki modeline geçebilir. Hedef, çok kutuplu dünyanın edilgen bir aktörü veya iki blok arasında sıkışmış bir kapısı olmak değil; bizzat çok kutuplulukta kendi başına bir kutup haline gelmektir.
Çin’in büyük stratejisi
Huntington, Çin ve İslam dünyasının Batı karşıtı radikal bir askeri blokta birleşeceğini varsaymıştı. 2026 realitesi ise Pekin’in pasif bir gözlemci olmadığını, aksine Mekke eksenine akıllıca eklemlenerek sürece resmi/informel dahil olabileceğini göstermektedir.
• Güvenlikte küresel denge kurulması tüm dünya ekonomisinin yararına olacaktır. Çin ve dünya ekonomisinin güvenliği Pekin’in (ve Moskova’nın) Bölgeyle (Mekke İttifakı) belirli bir seviyede güvenlik işbirliğini gerektirmektedir.
• Çin, Mekke İttifakı aktörleriyle doğrudan askeri anlaşmalar yapmak yerine; Kuşak ve Yol İnisiyatifi, dijital altyapı (5G/AI) yatırımları ve kritik mineral tedarik zincirleri üzerinden yapısal bağlar kurmaktadır.
• Körfez sermayesi ile Pekin arasındaki ilişki, mevcut küresel ekonomik sistemin geleceğini belirleyecek temel parametrelerden olacaktır. Çin (Hong Kong dahil) ihracatı 5 trilyon dolara doğru giderken, ABD’ninki bu meblağın yarısından daha azdır. Dünya Ticaret Örgütü’ne en büyük aidat katkısı yapan, masrafları karşılayan ülke artık Çin’dir
Kısaca Çin, Vaşington’ın korumak için milyarlarca dolar harcadığı ticaret yollarına, limanlara, enerji ulaşım hatlarına ticari değer zincirlerine halihazırda sadece barışçıl yollarla, hukuki kontratlarla bağlanarak savaşmadan alan kazansa da bu Hürmüz Savaşı’nın da gösterdiği üzere artık pek sürdürülebilir görünmemektedir.
Ayrıca, Amerikan hegemonyasının nihai sınırı cephede değil, klasik takas (SWIFT) sisteminin tekelden çıkarılmasıyla çizilmektedir. Bölgesel aktörler güvenlik koordinasyonunu Mekke üzerinden sağlarken, ticari clearing (takas) işlemlerini Çin’in likidite havuzları ve yerel para birimleriyle gerçekleştirdiklerinde, küresel finansal mimaride dedolarizasyon (dolarsızlaşma) süreci geri döndürülemez bir aşamaya geçmektedir. Doların hegemonyası, bir alternatifin ilan edilmesiyle değil; alternatifsizliğin ortadan kalkmasıyla nihayete erecektir.
Küresel sistemde yeni geometri
Fukuyama’nın teleolojik iyimserliği, Krauthammer’ın askeri odaklı tek kutupluluğu ve Huntington’ın kültürel determinizmi, Amerikan Hegemonyasının gerileyiş serencamını açıklamada bazı tahlil araçları sunsa da bugünün dinamiklerini açıklamakta yetersiz kalmaktadır.
Yeni dünya düzeninde güç ve iktidar mücadelesi; yalnızca medeniyetlerin ontolojik kavgalarıyla, savaş ve askeri güç rekabetiyle değil küresel ölçekte üretim, enerji, teknoloji, finans, değer zincirleri ve lojistik ağlarının barışlandırılması, senkronizasyon kabiliyetiyle ölçülecektir. Batı’nın bu manada halihazırdaki temel riski dışsal tehditler değil, Transatlantik maliyet paylaşımındaki içsel yarılmadır. Mekke İttifakı bu yarılmanın eksik başlamış ancak ciddi bir bölgesel bir yanıtı, Çin ise bu yeni geometrinin en büyük sistemik faydalanıcısı ve belirleyicilerinden birisi olma potansiyeli taşımaktadır. Ancak bu mimarinin tam bir küresel kutba dönüşebilmesi; Türkiye’nin kendi cellatlarıyla yürüttüğü tutarsız Batı entegrasyonundan ve Gümrük Birliği prangalarından kurtularak bağımsız, Asya ile entegre ve bizzat kendi başına bir kutup olma iradesini sergilemesiyle mümkün olacaktır.