Businessweek
Bloomberg Businessweek Türkiye dijital dergisine aboneliğiniz boyunca tam erişim sağlayabilirsiniz. Abone Ol

Küresel Ekonomi

Ulusun Ekonomi Politiği: Takashi Nakano, Ekonomik Milliyetçilik ve Ulusal Kimliğin İnşası
Takeshi Nakano’ya göre iktisadi milliyetçilik, basitçe korumacılık veya dışa kapanma politikası değildir; asıl mesele ulusal birlik, ekonomik özerklik ve ulusal gücün artırılmasıdır.
  • 7 Ağustos 2026 01:38
  • Dr. Şahin Yaman
Ulusun Ekonomi Politiği: Takashi Nakano, Ekonomik Milliyetçilik ve Ulusal Kimliğin İnşası

Trump yönetiminin uluslararası ticareti tahakkümü altına alması, serbest ticaret döneminin sona ermesi, Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) fonksiyonlarına indirilen ölümcül darbelerle birlikte son dönemde ticaret savaşları retoriğine boyanan iktisadi milliyetçiliğin; ulus-devletin ekonomik ve siyasal kapasitesiyle olan can alıcı ilişkisi göz ardı edilmiş görünüyor. Japon Uluslararası Ticaret ve Endüstri Bakanlığı uzmanlarından ve Japonya’nın İktisadi Milliyetçilik Kuramcısı Takashi Nakano iktisadi milliyetçiliğin son dönemde öne çıkan, bir miktar ihmal edilmiş ya da görmezden gelinen ancak hayati fonksiyonlarına dair önemli tespitlerde bulunuyor:

“...Son birkaç yıldır, ekonomik milliyetçiliğin analitik, uluslararası ekonomi politik perspektifinden ele alınmasına dair yeni yaklaşımlar önerilmektedir (Mayall 1990; Crane 1998; Shulman 2000; Abdelal 2001). Bu yeni yaklaşımın belirgin niteliği iki yönlüdür. İlk olarak, tamamen ‘devlet eksenli’ bir yaklaşım yerine ‘millet/ulus’ kavramına atıfta bulunarak iktisadi milliyetçiliğin anlamı farklı bir paranteze alınmaktadır. İkinci olarak, iktisadi milliyetçilik belirli bir iktisadi politika demeti ya da politika reçetelerinden ziyade bizatihi milliyetçi içeriğiyle tanımlanmaktadır (Helleiner 2002). (George Crane’in ifadesini kullanmak gerekirse) ekonomi politiğe ‘milleti yeniden ve doğrudan dahil ederek’, bu yeni yaklaşım ekonomik milliyetçiliğin kavramsal sınırlarını önemli ölçüde yeniden çizmektedir. Bu yaklaşım bir yandan, 17. yüzyıl Avrupası’ndaki klasik merkantilizmi ekonomik milliyetçilik kategorisinin dışında bırakmaktadır; çünkü klasik merkantilizm/korumacılık (Hatta Trumpçılık!), milliyetçiliğin ortaya çıkışından önceki bir döneme dayanır. Diğer yandan yeni iktisadi milliyetçilik yaklaşımı, 19. yüzyıldaki liberal ekonomik politikaların pek çok savunucusunun aslında birer ekonomik milliyetçi olduğu konusunda ısrar eder; çünkü onlar bahse konu korumacı politikaların kendi ulus-devletlerinin gücünü ve zenginliğini artıracağına inanıyorlardı.”

Küreselleşmenin altın çağı boyunca ekonomi ile siyaset arasındaki ayrım giderek belirginleşmişti. Piyasaların genişlemesi, sermayenin uluslararasılaşması ve üretimin küresel ölçekte parçalanması, ulus-devletin ekonomik rolünün zayıfladığı düşüncesini güçlendirdi. Ekonomik karşılıklı bağımlılık, yalnızca refahın değil, aynı zamanda siyasal istikrarın da temel taşı olarak görüldü. Bugün ise farklı bir dönemin içindeyiz. Ekonomik kapasite yeniden ulusal gücün merkezine yerleşiyor. Yarı iletkenlerden enerji teknolojilerine, kritik minerallerden yapay zekâ altyapılarına kadar stratejik sektörler artık yalnızca piyasa rekabetinin konusu değil; devletlerin güvenlik ve egemenlik hesaplarının parçası hâline geliyor. Bu dönüşüm, iktisadi milliyetçiliği yeniden gündeme taşıyor. Ancak iktisadi milliyetçilik yalnızca tarifeler, sübvansiyonlar veya ithalat kısıtlamaları üzerinden anlaşılabilecek dar bir politika alanı değildir. Takeshi Nakano’nun yaklaşımının önemi burada ortaya çıkar. Nakano, ekonomik milliyetçiliği ekonomik araçların toplamı olarak değil; ulus, devlet ve ekonomi arasındaki karşılıklı ilişkiyi açıklayan bir ekonomi politik çerçeve olarak ele alır. Onun temel sorusu şudur: Bir ulusun ekonomik kapasitesi nasıl inşa edilir, sürdürülür ve bu kapasite siyasal topluluğun varlığıyla nasıl ilişkilendirilir?

İktisadi milliyetçilik: Korumacılığın ötesinde bir teori

İktisadi milliyetçiliğin kültürel ve dilsel temellerinin sistemin başarısı ve iddiasında oynadığı rolün ülkemiz bağlamında da değerlendirilmesi önem arz etmektedir. 20. YY imparatorlukları kültürel olarak başkalarını zayıflatmaya dair jeopolitik stratejileri adeta kemikleştirirken, rakipleri ve ötekilere yönelik çok tutarlı ve daimi bir öğütme/pulverizasyon stratejileri uygulamaktadır. Nakano, Japon iktisadi mucizesinin arkasında şüphesiz Japon kültürünü, iş yapma şeklini, ticari ve ahlaki gelenek ve değerlerini görmektedir. Bu bağlamda Nakano kültüre dair şu hususlara vurgu yapmaktadır: “Durkheimcı ulus-devlet modelini, tarihsel süreçte ulus ile devlet arasındaki nedensel ilişkinin bir açıklaması olarak değil de, ulus-devlet içindeki ulus ile devlet arasındaki yapısal ilişkinin bir açıklaması olarak anlarsak, Durkem’in çözümlemeleri (iktisadi sistemin ekonomi politiği) hâlâ geçerli görünüyor. Çünkü ister sivil kültüre ister milli kültürün etnik sathına atıf yapılsın, modern devlet, hukuki ve siyasi kurumlarını inşa etmek ve sürdürmek için bir güç ve istinat kaynağı olarak ortak kültüre ve toplumsal dayanışmaya ihtiyaç duyar. Etnik kültür, özellikle Batı dışı ülkelerde bu kaynağa katkıda bulunur. Ancak ulus-devletin modelinde, baskın yerli/hakim kültür, modern devletin hukuki ve siyasi sistemini kurmak amacıyla bir ulusun toplumsal tahayyülünü yaratmada ve güçlendirmede hayati önemli bir rol oynar.

İktisadi milliyetçilik uzun süre ana akım ekonomi anlayışında piyasa etkinliğinin karşıtı olarak değerlendirildi. Liberal yaklaşım açısından devlet müdahaleleri çoğunlukla ekonomik verimsizlik yaratabilecek istisnai uygulamalar olarak görüldü. Nakano ise bu yaklaşımın ekonomik milliyetçiliğin siyasal boyutunu gözden kaçırdığını savunur. Ona göre ekonomik milliyetçilik, yalnızca ekonomik politikaların bir kategorisi değildir; ulusun ekonomik varlığını nasıl örgütlediğine ilişkin daha kapsamlı bir düşünce biçimidir. Bu bakış açısı ekonomi politiğin temel sorusunu değiştirir. Tartışma artık yalnızca “piyasa mı devlet mi?” değildir. Asıl mesele, ekonomik kurumların hangi toplumsal ve siyasal amaçlara hizmet ettiğidir. Sanayi politikaları, teknoloji yatırımları ve stratejik sektörlerin korunması bu nedenle yalnızca büyüme araçları değildir. Bunlar aynı zamanda ulusal kapasite üretme araçlarıdır. Nakano’nun yaklaşımı, devletin ekonomik rolünü yeniden düşünmeyi gerektirir. Devlet yalnızca piyasa aksaklıklarını düzelten bir aktör değildir; aynı zamanda geleceğin ekonomik yapısını şekillendiren kurumsal güçtür.

Jeoekonomi çağında ekonomik gücün dönüşümü

“Son olarak, ekonomik kalkınmanın kendisi de ulusal bir sembol olarak rol oynayabilir. Yukarıda görüldüğü üzere, ekonomik sistem ulusun içine gömülü olduğundan, ekonominin performansı ulusal kimliğin toplumsal tahayyülünü etkileyebilir. Bu noktaya George Crane değinmektedir. Crane, Anthony Smith’in etno-sembolizmini ekonomi politiği de kapsayacak şekilde genişletir ve ortak ekonomik deneyimlerin ulusal kimliğin oluşumunda payı olduğunu savunur. Örneğin, 19. yüzyıl Britanya’sındaki veya İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Japonya’daki ekonomik başarı, her iki ülkede de ulusal gururun temel kaynaklarından biridir. Yalnızca hukuki-siyasi sistem değil, ekonomik sistem de ulusun sembolik unsurlarıyla ilişkilendirilebilir.

Bugünün uluslararası ekonomisinde güç/iktidar ilişkileri giderek ekonomik araçlar üzerinden ve güvenlikçi ve jeoekonomik paradigmalar üzerinden kurulmakta adeta yeniden tanımlanmaktadır. Ticaret savaşları, teknoloji ambargoları, yatırım kontrolleri ve tedarik zinciri düzenlemeleri artık yalnızca ekonomik politika araçları değil; jeopolitik stratejilerin de ayrılmaz parçalarıdır. ABD’nin yarı iletkenler ve kritik teknolojiler alanında üretim kapasitesini yeniden ülke içine çekmeye yönelik teşvikleri, Çin’in teknolojik üstünlük ve stratejik özerklik hedefi, Avrupa Birliği’nin ise kritik sektörlerde dış bağımlılığı azaltma çabası, yeni jeoekonomik dönemin temel göstergeleridir. Burada söz konusu olan yalnızca korumacı refleksler değildir. Asıl dönüşüm, ekonomik kapasitenin artık rekabet gücünden ibaret görülmemesi; teknoloji, üretim ağları ve tedarik zincirlerinin doğrudan ulusal güvenlik meselesi olarak ele alınmasıdır. Devletler piyasalardan çekilmemekte; aksine ekonomik bağımlılıklarını yönetmek, stratejik sektörlerde kapasite oluşturmak ve jeopolitik rekabette avantaj sağlayacak ekonomik araçları yeniden düzenlemektedir.

Bu noktada jeoekonomi ile iktisadi milliyetçilik arasında güçlü bir bağlantı ortaya çıkar. Ekonomik bağımlılık artık yalnızca karşılıklı kazanç alanı olarak değil, stratejik kırılganlık kaynağı olarak da görülmektedir. Nakano’nun yaklaşımı bu dönüşümü anlamak açısından önemlidir. Çünkü ekonomik alanı siyasal güç ilişkilerinden bağımsız değerlendirmez. Ekonomik kapasite, devletin uluslararası sistemde hareket alanını belirleyen temel unsurlardan biridir.

Ulusal kimliğin ekonomi politiği

“İktisadi milliyetçilik çoğu zaman otarşi idealine bağlanmıştır. Ancak iktisadi milliyetçiliğin amacı otarşi değil; ulusal birlik, özerklik ve ulusal gücün artırılmasıdır. İktisadi milliyetçiler sıklıkla korumacılıkla ilişkilendirilse de, eğer serbest ticaret ulusal gücü artırıyorsa onu tercih edebilirler. Hem Hamilton hem de List, belirli koşullar altında serbest ticaretin faydalarını kabul etmişlerdir. Otarşinin teşvik edilmesi, onların düşüncelerinin asli bir unsuru değildir (Harlen, 1999). Özellikle küçük ölçekli ulus-devletlerin serbest ticareti tercih etme ihtimali yüksektir; çünkü uluslararası pazarlara erişim olmaksızın varlıklarını sürdüremezler. Bunun nedeni, iç piyasalarının kendi kendine yeterli olmalarını sağlayacak kadar büyük olmamasıdır. Bu ülkelerin serbest ticaret arayışları, milliyetçi bir temele dayanmaktadır.

Nakano’nun en özgün katkısı, ekonomiyi ulusal kimliğin dışında teknik bir alan olarak görmemesidir. Ona göre ekonomik kurumlar yalnızca üretim ve dağıtım mekanizmaları değildir; aynı zamanda siyasal topluluğun kendisini yeniden ürettiği yapılardır. Bu nedenle “yerli üretim”, “stratejik sektör”, “ekonomik bağımsızlık” veya “teknolojik egemenlik” gibi kavramlar yalnızca ekonomik hedefler değildir. Bu kavramlar aynı zamanda milletin ve ulus devletin geleceğine ilişkin siyasal, ekonomi politik tasavvurlardır. Nakano’nun Hegel üzerine çalışması bu noktayı özellikle önemser. Hegel’in ekonomi ile devlet arasındaki ilişkisinin yeniden okunması, kapitalizmin yalnızca piyasa ilişkileriyle değil, siyasal kurumlarla birlikte geliştiğini göstermektedir. Bu açıdan iktisadi milliyetçilik uluslararası ekonomik işbirliği ve serbest ticaretin hatta adil bir küreselleşmenin reddi de değildir. Nakano’da Japonya’nın birçok açıdan uzun süre liderlik de ettiği iktisadi milliyetçilik, küresel ekonomi içinde ulusal kapasitenin ve nihai hedef olarak da Japon milli kimliğinin nasıl korunacağı sorusuna verilen siyasal, ekonomi politik bir cevaptır.

Devlet, ulusal kimlik, ekonomi politik

“ Ulus ile teknoloji arasındaki ilişki de kayda değerdir. İlk olarak, teknolojik ilerleme ulusal güvenlik ve bağımsızlık açısından kritik bir öneme sahiptir; zira teknoloji, askerî üstünlüğün yanı sıra ekonomik kalkınmanın da temel kaynaklarından biridir. Başka bir ifadeyle, ulusal gücün dayanaklarından biri teknolojik ilerlemedir. İkinci olarak, devlet politikaları ile ulusal ekonomilerin kamu ve özel sektörlerinde yer alan kurumlar ve aktörler arasındaki ilişkiler ağı —Christopher Freeman’ın “ulusal inovasyon sistemi” olarak kavramsallaştırdığı yapı— teknolojik gelişmenin düzeyini ve izlediği yolları önemli ölçüde belirler. Üçüncü olarak ise teknoloji, kültürel düzlemde ulusal bir simge işlevi görebilir. Bu üç noktayı dikkate alan Gabrielle Hecht, Fransa’daki nükleer teknoloji üzerine gerçekleştirdiği örnek olay incelemesinde, teknoloji ile ulusal kimliğin birbirini karşılıklı olarak nasıl inşa ettiğini ortaya koymaktadır’’.

Nakano, iktisadi milliyetçiliği, ekonomiyi yalnızca piyasa mekanizmalarının işlediği teknik bir alan olarak değil; ulusun kendisini inşa ettiği ve devletin kapasitesini geliştirdiği siyasal bir alan olarak görür. Takeshi Nakano’nun yaklaşımının temel önemi de burada ortaya çıkar. Ona göre iktisadi milliyetçilik, basitçe korumacılık veya dışa kapanma politikası değildir; asıl mesele ulusal birlik, ekonomik özerklik ve ulusal gücün artırılmasıdır. Bu nedenle bir devletin ekonomik tercihleri, yalnızca verimlilik veya maliyet hesaplarıyla değil, ulusal kapasiteyi nasıl geliştirdiğiyle de değerlendirilmelidir.

Modern ulus-devletler için üretim kapasitesi, yalnızca ekonomik refahın kaynağı değildir; aynı zamanda ulusal kimliğin ve siyasal meşruiyetin önemli bir unsurudur. Bir toplumun hangi sektörlerde uzmanlaştığı, hangi teknolojileri geliştirdiği ve hangi markalarla küresel ölçekte tanındığı, ekonomik olduğu kadar sembolik bir anlam da taşır. İktisadi başarı, vatandaşların ortak bir gurur ve aidiyet duygusu geliştirdiği bir ulusal anlatıya dönüşebilir.

Bu nedenle Mercedes, yalnızca başarılı bir Alman şirketi değildir; Almanya’nın mühendislik kapasitesi ve sanayi kimliğiyle özdeşleşmiş küresel bir semboldür. Toyota, yalnızca bir otomotiv markası değil; Japonya’nın üretim disiplini, teknolojik yetkinliği ve kalite anlayışının temsilidir. Hollanda’nın ileri tarım modeli ise doğal kaynak avantajından çok, devlet politikaları, bilimsel kapasite ve kurumsal koordinasyon yoluyla oluşturulan bir ulusal üretim stratejisidir. Nakano’nun işaret ettiği üzere, iktisadi milliyetçilik açısından kritik olan nokta, ekonomik faaliyetlerin ulusal amaçlarla nasıl ilişkilendirildiğidir. Devlet; sanayi, teknoloji ve üretim politikaları aracılığıyla yalnızca ekonomik büyümeyi desteklemez, aynı zamanda ulusun gelecekteki konumunu şekillendiren kapasiteyi inşa eder. Kısaca kollektif siyasi örgütlenmeler dizisi olan siyasal sistem ve onun ruhu olan devlet aklının birinci vazifesi milli kimliği pekiştirmek, toplumun refahı yükseltmek ve milletin bütünlüğüne payanda teşkil edecek ulusal ekonomi politiği çekip çevirmektir.

Yapay zekâ çağında bu ilişki daha da belirginleşmekte, artan hızla keskinleşmektedir. Çipler, algoritmalar, veri altyapıları ve ileri üretim teknolojileri artık yalnızca ticari rekabet alanları değildir; devletlerin egemenlik, güvenlik ve küresel güç arayışlarının da merkezi gündem konularıdır. ABD’nin stratejik teknolojilerde üretim kapasitesini yeniden güçlendirme çabaları, Çin’in teknolojik liderlik hedefi ve yükselen ekonomilerin teknolojiye dayalı kalkınma stratejileri, iktisadi milliyetçiliğin yeni jeoekonomik biçimlerini ortaya koymaktadır.

Bugünün dünyasında ekonomik güç, yalnızca ne kadar üretildiğiyle değil; hangi kapasitenin kim tarafından, hangi ulusal hedef doğrultusunda üretildiğiyle ilgilidir. Nakano’nun perspektifinden bakıldığında ekonomi, ulusun dışında işleyen nötr bir mekanizma değil; ulusal kimliğin, devlet kapasitesinin ve siyasal gücün yeniden üretildiği temel alanlardan biridir.

‘Ekonomik milliyetçilik, farklı tarihsel dönemlerde ve farklı coğrafi bağlamlarda çeşitli politika biçimleri ve tutumlarla ilişkilendirilmiştir; ancak bu politika ve tutumlar, sistematik bir siyasal ve ekonomik teori bütünü içerisinden doğrudan türetilebilecek nitelikte değildir. Bununla birlikte, Durkheim’cı model, sistematik bir kuramsal çerçeve sunarak ekonomik milliyetçilik kavramının analitik niteliğini daha belirgin hâle getirir. Bu yaklaşım, ekonomik milliyetçiliği yalnızca taşıdığı milliyetçi içerik üzerinden değil, aynı zamanda politika önerilerinin genel karakteri üzerinden de tanımlamayı mümkün kılar. Buna göre ekonomik milliyetçiler, ulusal bütünlüğü tehdit etmeksizin ekonomik kalkınmayı teşvik eden ve maliyetleri ile kazanımları ulus-devletin tamamına yayılabilen ekonomi politikalarını tercih ederler.Ekonomik milliyetçiliğin siyasal iktisat açısından taşıdığı bir diğer kuramsal sonuç ise, yalnızca devletin değil, aynı zamanda ulusun da siyasal iktisat içerisindeki önemli rolünü kavramamıza yardımcı olmasıdır. Gerek ekonomik liberalizm gerekse Marksizm, bu noktayı büyük ölçüde göz ardı etmektedir.

Küresel sistemin içinde bulunduğu kırılganlıklar ve yapısal çöküşünü TV ekranlarından artık günlük olarak hepimiz yakinen izliyoruz. Amerikan Hegemonyasına dayalı, Trans-Atlantik İttifak payandasındaki 20. Yüzyıl Küresel Ekonomik Yönetim Modeli önümüzdeki yakın dönemde tamamen çökecek bilgi görünüyor. Ancak değişmeyen bir şeyler var: Ulus devletlerin yeniden canlanan ruhlarının şekillendirdiği yeni jeoekonomik, hatta savaşlarla malul ve merkantilizmi de aşan ve savaş sıfatı parantezine alınmış ticari korumacılık. Ve ayrıca, gıda güvenliği, savaş ekonomisi, yapay zekâ ve artan rekabetin şekillendirdiği uluslararası gerginlikler. Ayrıca, küresel ekonomi artık yalnızca verimlilik ve maliyet hesapları üzerinden de işlememekte. Teknoloji, enerji, gıda, finans, üretim ağları ve değer zincirleri giderek daha fazla jeopolitik rekabetin unsurları hâline geliyor. Takashi Nakano’nun iktisadi milliyetçilik yaklaşımı bu dönüşümü anlamak için güçlü bir çerçeve sunmaktadır. Onun katkısı, ekonomiyi yalnızca piyasa mekanizmaları üzerinden değil; devlet kapasitesi, ulusal kimlik ve siyasal egemenlik bağlamında yeniden düşünmesidir.

Bugün temel mesele devletin ekonomiye müdahale edip etmemesi değildir. Asıl mesele, ekonomik kapasitenin hangi siyasal amaçlar doğrultusunda inşa edildiğidir. Jeoekonomi çağında ekonomi artık yalnızca refah üretiminin alanı değildir. Aynı zamanda ulusların kendilerini tanımladığı, devletlerin milli kimlik ekseninde stratejik güçlerini oluşturduğu ve küresel ekonomik sistemdeki konumlarını belirledikleri temel siyasal alandır.

Dergi Erişimi
Dergi içeriklerini okumak için Bloomberg Businessweek Türkiye dijital dergisine abone olmanız gerekmektedir.Abone değilseniz abonelik satın alarak tüm dergi içeriklerine sınırsız erişim sağlayabilirsiniz
Abone Ol
Perakendede Sağlıklı Yaşam Trendi Yükselirken, Tüketici Sadelik Arıyor
Perakendede Sağlıklı Yaşam Trendi Yükselirken, Tüketici Sadelik Arıyor
Sağlıklı yaşam ürünlerinde büyüme yalnızca yeni ürünlerden değil, tüketiciye daha anlaşılır ve güven veren deneyimler sunmaktan geçiyor.
Stanford’dan Mesaj Var: Şimdi Harekete Geçmeliyiz
Stanford’dan Mesaj Var: Şimdi Harekete Geçmeliyiz
Yapay zekânın ne kadar gelişeceğini kesin olarak bilmiyoruz. Fakat gelişme ihtimali karşısında kurumlarımızı hazırlamak için kesinliği beklersek, harekete geçmekte geç kalabiliriz.
Değişimin Asıl Sınavı: Değer Yaratmak
Değişimin Asıl Sınavı: Değer Yaratmak
Kurumlar gerçekten değer yaratan değişimlere mi odaklanıyor, yoksa dönüşümün kendisini bir başarı göstergesi olarak mı görüyor?
Avrupa Ayarında Menü, Türkiye Gerçeğinde Maliyet
Avrupa Ayarında Menü, Türkiye Gerçeğinde Maliyet
Türkiye, restoran fiyatlarında Avrupa’ya hızla yaklaşırken, sektörün maliyet yapısı da köklü biçimde değişiyor. Son altı yılda işletme maliyetleri döviz kurunun neredeyse iki katı hızla artarken, yabancı turist açısından Türkiye’nin uzun yıllar sahip olduğu fiyat avantajı önemli ölçüde eriyor. Fiyatlar Avrupa seviyesine yaklaşırken, işletmeler artan maliyet baskısını aynı ölçüde kârlılığa yansıtamıyor.
Karadeniz Artık Farklı Bir Deniz
Karadeniz Artık Farklı Bir Deniz
Ukrayna’nın Temmuz 2026’da başlattığı büyük ölçekli tanker saldırıları, bu suları modern tarihin en yoğun deniz çatışma sahnelerinden birine dönüştürdü. Sigorta primleri yüzde 1,5’i aştı, navlun hesapları altüst oldu, Ukrayna limanları fiilen kapandı. Karadeniz’in ticaret kuralları artık harita üzerinde değil, drone komuta merkezlerinde yazılıyor.
Bir Sohbet Botu Birinin Ölümünden Sorumlu Tutulabilir mi?
Bir Sohbet Botu Birinin Ölümünden Sorumlu Tutulabilir mi?
Yapay zekâ kullanıcılarının karıştığı ölümcül şiddet olayları ve suç vakaları ortaya çıkmaya devam ediyor. Sohbet botu şirketleri gerekli güvenlik önlemlerine sahip olduklarını söylese de, art arda açılan davalar bu korumaların yetersiz olduğunu öne sürüyor.
Dinozora Hücum
Dinozora Hücum
Dinozorlar, milyarderler için bir varlık sınıfı haline geldi. Ve bu piyasa, ancak açlıktan kıvranan bir T. rex kadar düzenli ve kibar hareket ediyor.
Washington, Çin’in Yapay Zekâsını ABD Modelleri Üzerinde Eğitmesini Engellemeye Çalışıyor
Washington, Çin’in Yapay Zekâsını ABD Modelleri Üzerinde Eğitmesini Engellemeye Çalışıyor
Anthropic ve OpenAI’nin “adversarial distillation” (karşıt damıtma) konusundaki uyarıları, Silikon Vadisi’ndeki en eski tartışmalardan birini yeniden alevlendiriyor.
Otomotiv Ekosisteminde Dönüşümün Hızı Artıyor
Otomotiv Ekosisteminde Dönüşümün Hızı Artıyor
Otomotiv devriminde sadece gelişmeleri izleyenler değil; yenilikleri şekillendiren ve tasarlayan şirketler ve ülkeler öne çıkacak.
“Satış Var Kâr Yok”
“Satış Var Kâr Yok”
OYDER Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Koyuncu, otomotivde yüksek satış adetleriyle güçlü görünen pazarın, yetkili satıcı tarafında aynı ölçüde sağlıklı bir ekonomik yapı oluşturmadığına işaret ediyor.
Otomotivde Yeni Rekabet: Batarya, Yazılım ve Ölçek
Otomotivde Yeni Rekabet: Batarya, Yazılım ve Ölçek
Elektrikli otomobil yarışı artık yalnızca kaç araç satıldığıyla sınırlı değil. Asıl rekabet; bataryayı, yazılımı, kritik mineralleri, tedarik zincirini, üretim ölçeğini ve ihracat ağını hangi ülkelerin birlikte yönetebildiği üzerinden şekilleniyor. Geç kalan ülkeler yalnızca pazar payı değil; sanayi kapasitesi, ihracat geliri ve nitelikli istihdam da kaybedebilir.
Futbol Paraya "Şimdilik" Yenilmedi
Futbol Paraya "Şimdilik" Yenilmedi
FIFA Başkanı Gianni Infantino’nun Dünya Kupası’nın ticari haklarını Joshua Kushner’ın Thrive Capital’ine açma girişimi, UEFA’nın 55 üyesinin oy birliğiyle aldığı boykot kararına çarptı ve 1 Ağustos 2026’da resmen rafa kalktı. Peki bu kavga gerçekten “futbolun ruhu” için mi, yoksa milyar dolarlık yayın bütçelerinin mülkiyeti için miydi?
Yapay Zekâ, Gübre Üretimini Avrupa’nın Karbon Vergisine Hazırlıyor
Yapay Zekâ, Gübre Üretimini Avrupa’nın Karbon Vergisine Hazırlıyor
SOCAR’ın Karbamid Tesisi, dijital dönüşüm sayesinde sadece verimliliğini artırmadı; Avrupa’nın yeni karbon düzenlemeleri karşısında rekabet avantajı da elde etti.
Avrupa’da Kuraklık Enerji Güvenliğini Tehdit Ediyor
Avrupa’da Kuraklık Enerji Güvenliğini Tehdit Ediyor
Avrupa’da düşen nehir seviyeleri kuraklığı, enerji, tarım ve sanayi için kritik bir risk haline getiriyor. Ren ve Tuna’daki gerileme, taşımacılığı ve elektrik arzını zorlarken, İngiltere’de kuraklık gıda üretimi üzerinde baskı yaratıyor.
Fed Faizi Sabit Tutuyor, Piyasa Artırıyor
Fed Faizi Sabit Tutuyor, Piyasa Artırıyor
Fed’in faizleri değiştirmemesine karşın piyasa faizleri yükselmeye devam ediyor, 30 yıllık tahvil faizleri 19 yılın zirvesine ulaştı. Bu noktada Fed açısından ikilem başlıyor. Piyasa faizlerinin yükselmesi ekonomiyi zaten yavaşlatacaksa yeni bir politika faizi artışı ileride gereğinden fazla sıkı bir ortam yaratabilir. Buna karşılık Fed piyasanın yaptığı sıkılaşmaya güvenerek bekler ve enflasyon kalıcı biçimde gerilemezse daha sert adım atmak zorunda kalabilir.
Uzun Vadeli Faizler Yükseliyor: Politika Hatası mı, Politika Tercihi mi?
Uzun Vadeli Faizler Yükseliyor: Politika Hatası mı, Politika Tercihi mi?
Yıl başından bu yana gelişmiş ülke tahvil faizlerinde belirgin yükselişler yaşanıyor. Artan enflasyonist baskılar, yüksek kamu borçluluğu ve hızla büyüyen yapay zekâ yatırımlarının ardından, para politikasında başlayan “belirsizlik dönemi” de uzun vadeli faizleri yukarı itiyor. Bu yükselişin ekonomik sonuçları büyük ölçüde öngörülebilir olduğuna göre, Fed Başkanı Kevin Warsh’ın yön değişikliği bir politika hatası mı, yoksa varlık fiyatları üzerinden dezenflasyonu sağlamaya yönelik bilinçli bir politika tercihi mi?