Yapay zekayı teknolojik bir sıçrama gibi algılıyoruz: algoritmalar, veri, otomasyon ve verimlilik. Oysa bu dönüşümün arkasında önemli bir gerçeklik daha var; enerji. Büyük dil modelleri, veri merkezleri ve yüksek hesaplama gücü gerektiren uygulamalar; küresel ekonomide enerji talebini beklediğimizden de hızlı artırıyor. Üstelik bu dönüşüm, klasik enerji tartışmalarını da sığ bırakıyor. Mesele artık yalnızca petrol ve gaz fiyatları ya da yenilenebilir enerji kapasitesi değil; artan elektrik talebinin kesintisiz, ölçeklenebilir ve öngörülebilir biçimde nasıl karşılanacağı.
Yapay zekânın artan enerji talebi
Yapay zekanın gelişim eğrisi insanlık tarihinin gördüğü en dik eğrilerden biri ve bu ivme doğrudan elektrik talebine de yansıyor. Küresel veri merkezi elektrik tüketimi 2022’de yaklaşık 460 terawatt-saatti (TWh), 2025’in sonu itibarıyla 1.000 TWh eşiğini aşmış durumda. Bu miktar, Japonya’nın yıllık toplam elektrik tüketimine neredeyse eşdeğer.
Uzun süredir teknoloji dünyasında çok bilinen Moore Yasasına göre transistorlar küçülecek, beraberinde işlem gücü ve de enerji verimliliği artacaktı. Ancak bugün gelinen noktada, biz daha çok Jevons Paradoksu ile yüzleşiyoruz: Bir kaynağın kullanımı ne kadar verimli hâle gelirse, ona olan toplam talep o kadar artıyor. Nitekim Koot ve Wijnhoven’in (2021) Applied Energy’de yayımlanan sistem dinamiği çalışması, bulut hizmetleri ve yapay zekâ tabanlı uygulamalardaki kullanım artışının, sunucu verimliliğindeki kazanımlara rağmen küresel veri merkezi elektrik talebini orta vadede anlamlı biçimde artırdığını gösteriyor. Çipler bugün her zamankinden daha verimli; ancak yapay zekâ artık yalnızca belirli sektörlerle sınırlı değil, giderek ekonominin her alanına nüfuz ediyor. Ortaya çıkan bu “verimlilik tuzağı”, dijital alandaki tasarruf kazanımlarını hızla kompanse ederek küresel elektrik şebekeleri üzerinde bir baskı yaratıyor. Özellikle veri merkezlerinin yoğunlaştığı ülkelerde bu baskı artık hissediliyor. Örneğin yapay zekada lider ABD’nin Virginia eyaletinde Pew Research Center’a göre elektrik talebinin yüzde 26’sı veri merkezi kaynaklı. Birçok eyalette bu oran yüzde 10’un üstüne çıktı. İrlanda’da veri merkezlerinin elektrik tüketimi ülkenin toplam elektrik talebinin beşte birini aştı ve mevcut projeksiyonlar bu oranın önümüzdeki yıllarda daha da artabileceğine işaret ediyor.
Yapay zekâ kesintisiz enerji istiyor
Bu noktada, teknoloji şirketlerinin yüksek sesle dile getirdiği “net sıfır” hedefleri ile yapay zekanın pratikte işleyişi arasında uyumsuzluk ise daha belirginleşti. Rüzgâr ve güneş enerjisine yapılan büyük ölçekli yatırımlar karbon ayak izini azaltma açısından kritik önemde olsa da, yapay zekânın doğası bu tür kesintili kaynaklarla tam bir uyum içinde çalışamıyor. Güneş batınca ya da rüzgâr durunca Büyük Dil Modeli (LLM) eğitimini durduramazsınız. Batarya depolama teknolojileri hızlı bir gelişim süreci içindeler ancak bugün gelinen noktada uzun süreli depolama ihtiyacını hem ekonomik hem de ölçeklenebilir biçimde karşılayabildiğini söylemek zor.
Bu nedenle yapay zekâda özellikle de veri merkezleri açısından enerji arzı artık bir tercih meselesi olmaktan çıktı. Yüzde 99.999 seviyesinde kesintisizlik (uptime) gerektiren bu altyapılar, teknoloji şirketlerini fiilen yüksek süreklilik sağlayan enerji kaynaklarına bağımlı kılıyor. Bu çerçevede doğalgaz, diğer karbon yoğun kaynaklar ve hatta nükleer enerji, birçok ülke açısından uzun vadeli iklim hedefleriyle uyumlu olmasalar dahi, mevcut sistemin çalışmasını garanti eden birer “sigorta” olarak değerlendiriliyor. Kısaca operasyonel gerçeklikler ideallerin önüne geçiyor.
Enerji arz güveliği yeni dünya düzeninin merkezinde
Özetle, yapay zekâ yarışı, yalnızca algoritmaların, yazılım kapasitesinin ya da çiplerin yarışı olarak değil, arka planda enerji kapasitesi ve arz güvenliği yarışı olarak da okunabilir. ABD’nin Venezuela’ya yönelik son hamlelerinde de diğer jeopolitik unsurlarla birlikte bu motivasyonun izlerini görmek mümkün. Jeopolitik ve siyasi boyutları bir kenara bırakıldığında, Venezuela’nın ABD’ye coğrafi olarak yakın, lojistik açıdan güvenli ve yüksek rezervli bir enerji havzası olması anlamlı.
Yeni dünya düzeninde, enerji arz güvenliği temasını çok daha sık duyacağız. Yapay zekâ, dijitalleşme ve jeopolitik belirsizlikler arttıkça, ülkelerin bu alanda daha doğrudan, daha kararlı adımlar attığı bir döneme girdik. Emarelerini görmeye başladık bile. Teknoloji yarışının arka planında, enerjiye kesintisiz erişimi güvence altına alabilenlerin elinin daha güçlü olacağı bu yeni dengede, enerji arz güvenliği giderek uluslararası ekonomik dengelerin merkezine yerleşecek.
Umarım bu süreçte, biz de enerji arz güvenliğini stratejik bir öncelik olarak ele alarak, bu yarışın gerisinde kalmamayı başarırız.