Businessweek
Bloomberg Businessweek Türkiye dijital dergisine aboneliğiniz boyunca tam erişim sağlayabilirsiniz. Abone Ol

Küresel Ekonomi

Gümrük Birliği’nden Baltalimanı 2.0’a Türk Dış Ticaretine Jeopolitik Kapan
AB’nin MERCOSUR’un ardından Hindistan ile de Serbest Ticaret Anlaşması imzalaması, Türkiye’nin sorununun tekil anlaşmalar değil; küresel gelecek pazarlarından sistematik biçimde dışlandığı yapısal bir jeoekonomik mimari olduğunu açıkça gösteriyor.
  • 30 Ocak 2026 00:47
  • Dr. Şahin Yaman
Gümrük Birliği’nden Baltalimanı 2.0’a Türk Dış Ticaretine Jeopolitik Kapan

AB ile MERCOSU-Hindistan arasında imzalanan serbest ticaret anlaşmaları, Türkiye’de uzun süredir herkesin bildiği fakat çok az kişinin yüksek sesle ifade ettiği bir gerçeği yeniden görünür kıldı. Şahit olduğumuz gerçeklik bir ticari serbestleşme hikâyesi değil. Türkiye’nin rekabet gücünün sessizce el değiştirdiği, pazarlarının üçüncü taraflara açılırken kendi geleceğinin kilitlendiği jeoekonomik bir tahribat hikâyesi. Türkiye–AB sözde Gümrük Birliği, (tam bir gümrük birliği değildir) artık teknik bir ticaret düzenlemesi olmaktan çıktı; Türk dış ticareti, sanayi politikası ve jeoekonomik yönelimi üzerinde sistematik kısıtlar üreten bir yapıya dönüştü. AB’nin imzaladığı her yeni STA, Türkiye açısından yalnızca üçüncü ülkelerle ticaret dengelerini değil, geleceğe dönük pazar giriş stratejilerini de fiilen anlamsızlaştırıyor. Türkiye, bu anlaşmalara taraf olmadan yükümlülüklerine tabi tutuluyor; buna karşılık hiçbir pazara giriş hakkı elde edemiyor. Bu durum, egemenlik devrinin ötesinde, egemenlik aşınmasıdır.


Brüksel’in Türk sanayi üzerindeki ipoteği: Sözde Gümrük Birliği


Brüksel, Gümrük Birliği düzenlemesini yıllardır bilinçli biçimde bir kaldıraç olarak kullanıyor; Türk sanayisi ve dış politikasına görünmez fakat derin bir ipotek koyuyor. Bu ipotek, imzalanan her yeni STA ile genişliyor ve tahkim ediliyor. AB– MERCOSUR (ve Hindistan)anlaşmalarıyla birlikte ilk kez TİM, İKV gibi geleneksel olarak AB çizgisine yakın kurumların dahi düşük perdeden itirazlar dillendirmesi, yapının sürdürülemezliğinin artık inkâr edilemez hale geldiğini gösteriyor. Brezilya, Arjantin, Paraguay ve Uruguay gibi Güney Amerika’nın büyük ve stratejik pazarları Türkiye açısından fiilen kapatılırken; bu ülkelerin hem AB pazarına hem de AB üzerinden Türkiye pazarına engelsiz biçimde girebilmesi, salt ticari bir dengesizlik değil, açık bir jeoekonomik tehdittir. Bu tablo, Gümrük Birliği’nin yalnızca işlevsizleştiğini değil, doğrudan ekonomik millî güvenliğe yönelmiş bir baskı mekanizmasına dönüştüğünü ortaya koyuyor. Sorun, bu yapıyı ‘revize edelim’, ‘güncelleyelim’ gibi içi boş ve statükoyu korumaya dönük reçetelerle aşılabilecek bir sorun değil. Zira mesele teknik değil, yapısal. Türkiye savunma sanayii başta olmak üzere birçok alanda millî çıkarlar ekseninde paradigmatik kırılmalar yaşarken; siyasi sistem, AB fonlarıyla proje yapmanın prestij addedildiği statükocu akademi, STK ve iş çevrelerinin düşünsel ataleti, Gümrük Birliği’nin yeni dünya düzeninde Türkiye’nin stratejik manevra alanlarını nasıl boğduğunu bilmelerine rağmen bunu görmezden gelmelerine yol açıyor.


Meselenin Tarihselliği: 1838– 2025 Sürekliliği


1838 Balta limanı Ticaret Antlaşması, Osmanlı’yı Avrupa’nın açık pazarı hâline getirirken kendi üretim kapasitesini, sanayi derinliğini ve rekabet yeteneğini sistematik biçimde aşındıran tarihsel bir eşik oldu. 2025’e gelindiğinde tablo biçimsel olarak değişmiş gibi görünse de, işleyen mekanizma şaşırtıcı ölçüde aynı. Immanuel Wallerstein’ın merkez– çevre analizinde tarif ettiği yapı bugün bütün çıplaklığıyla işliyor: Merkez (Avrupa) kuralları koyar; çevre (Türkiye) bu kuralların sonuçlarını tartışmaksızın üstlenir. Türkiye, Avrupa Birliği’nin Gümrük Birliği ve onun etrafına ördüğü serbest ticaret anlaşmaları ağı içinde, pazarı sürekli açık tutulan fakat stratejik avantajları sistematik biçimde sabote edilen bir ekonomi olarak konumlandırılıyor. Dün kapitülasyonlar ve düşük gümrükler vardı; bugün ise AB’nin üçüncü ülkelerle imzaladığı STA’lar üzerinden Türkiye’nin küresel pazarlardaki rekabet gücü aşındırıyor, üstüne üstlük Türkiye kendi pazarını bu ülkelere fiilen ve koşulsuz biçimde açmak zorunda bırakılıyor.


Baltalimanı sadece bir “ticaret anlaşması” değil, merkezin (Avrupa) o ana kadar merkezde olan Osmanlı’yı çevre/periferi haline getirdiği bir sınai yıkım, kalıcı bir jeoekonomik roldü. Soğuk savaşla başlayan mevcut düzen ise bu rolü güncelleyerek, STA, Standartlar vs gibi daha sofistike ama bağlayıcı araçlarla devam ettiriyor. MERCOSUR ve Hindistan STA’ları bu zincirin yalnızca son halkası. Asıl kırılma, Türkiye’nin artık yalnızca Avrupa periferisinde tutulması değil; üçüncü pazarlarda da rekabet kapasitesinin baştan sınırlandırılması, stratejik jeoekonomik manevra alanının bilinçli biçimde daraltılması. Asya ve yapay zekâ çağının eşiğinde, değer zincirlerinin veri, algoritma ve ölçek üzerinden yeniden kurulduğu bir dünyada, böylesine uzun soluklu ve tek yönlü bir bağımlılık ilişkisini sürdürmek iktisadi bir tercih değil; ancak imanla açıklanabilecek bir teslimiyet olacak.


Ulusal bütünleşme arka planı olarak gümrük birlikleri


Gümrük birlikleri tarihsel olarak yalnızca ticaretin değil, ulusal bütünleşmenin de araçları olmuştur. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan çizgide bunun en çarpıcı örneği 1838 Baltalimanı Ticaret Anlaşması’dır. O anlaşma, Osmanlı’yı Avrupa’nın periferisine itmiştir. Bugün gelinen noktada Türkiye, Baltalimanı’nın modern bir versiyonu ile karşı karşıyadır. Ancak bu kez mesele yalnızca Avrupa merkezli bir ‘periferileşme’ de değildir. Türkiye’nin üçüncü ülkelerle rekabet gücü de Gümrük Birliği üzerinden ipotek altına alınmaktadır. Türkiye, ticaret politikasının temel unsurlarını hiçbir egemen devletin yapmadığı bir tarzda Brüksel’e devretmiş; buna karşılık karar alma süreçlerine dâhil edilmemiştir. Ortaya çıkan yapı entegrasyon değil; Türkiye’yi hem AB’ye hem de üçüncü ülkelere karşı kırılgan hale getiren çok katmanlı bir merkez–çevre ilişkisidir.


Asimetrik bir kontrol mekanizması


Bugün gelinen noktada tablo nettir ve artık kavramsal olarak doğru adlandırılmalıdır. Türkiye– AB Gümrük Birliği, serbest ticaret üretmeyen; aksine Türkiye aleyhine sürekli ve kalıcı bir trafik sapması yoluyla pazarlarının kaybına yol açan asimetrik bir kontrol mekanizmasına dönüşmüştür. AB, STA imzaladığı ülkelerle yalnızca karşılıklı pazar açmamakta; aynı zamanda bu ülkelere sağladığı ilave tarife avantajlarını fiilen küreselleştirmektedir. Bu avantajlar, AB üzerinden Türkiye pazarına da aynen yansımakta; üçüncü ülke üreticileri Türkiye pazarına düşük maliyetle, risksiz ve korumalı biçimde girebilmektedir. Türkiye ise bu sürecin hiçbir aşamasında simetrik bir kazanım elde etmemektedir. Türkiye bu ülke pazarlarından tamamen dışlanmamaktadır; ancak AB’nin sağladığı tarife ve tercih avantajlarından mahrum bırakılmaktadır. Sonuç, mutlak dışlanma değil; rekabet gücünün sistematik biçimde aşındırılmasıdır. Bu, klasik ticaret yaratımı değil; Türkiye aleyhine işleyen kalıcı bir trafik sapmasıdır. Üstelik bu sapma tek yönlüdür. AB’nin STA ağı genişledikçe, Türkiye’nin üçüncü pazarlardaki göreli rekabet gücü düşmekte; buna karşılık aynı ülkeler Türkiye pazarına engelsiz biçimde girebilmektedir. Bu yapı serbest ticaret değildir. Bu, pazarların Türkiye aleyhine yeniden yönlendirilmesidir. AB’nin yaklaşık 80 STA’sı varken Türkiye’nin 20’li sayılarda kalması bir teknik eksiklik değil; Türkiye’nin üçüncü ülkelerle rekabet gücünü bilinçli biçimde törpüleyen yapısal bir bağımlılık düzenidir. Türkiye AB Ülkelerinin serbestçe girdiği her beş pazardan ancak birine STA avantajı elde edebilmektedir. Bunlar dahi AB o pazarlara yerleştikten yıllarca sonra elde edilebilen kazanımlardır. AB’nin yerleştiği 100 pazardan 80’ine giremezken, işin zor kabullenilecek yanı bu ülkeler bizim pazarımıza avantajlı şekilde rahatça girebilmektedir.


AB–MERCOSUR Serbest Ticaret Anlaşması


AB–MERCOSUR ve Hindistan Serbest Ticaret Anlaşmaları, bu trafik sapması rejiminin son zamanlardaki en net ve en sert tezahürleridir. Anlaşmalar, Türkiye’nin MERCOSUR ve Hindistan pazarlarında AB’ye sağlanan ilave tarife ve kota avantajlarına erişemeyeceği bir rekabet eşiği yaratacak biçimde kurgulamaktadır. MERCOSUR ülkeleri ve Hindistan AB pazarına girerken, aynı ürünlerle AB üzerinden Türkiye pazarına da fiilen erişmektedir. Türkiye ise bu pazarlarda ne tarife avantajı ne de tercihli erişim elde edebilmektedir. Brüksel STA imzaladığı her pazara bizden önce girmekte, yerleşmekte, o ülkelerin bizim pazarımıza girişini sağlamakta ancak bizim o pazarlara girmemiz için gerekli olan bahse konu STA’yı eş anlı imzalamamızı engellemektedir. Kısaca AB bizim ihraç Pazar payımızı resmen çalmaktadır. Sonuç, eşit olmayan bir rekabet zemini ve Türkiye aleyhine işleyen kalıcı, sistematik bir pazar kaymasıdır. Bu noktadan sonra Gümrük Birliği ne teknik bir düzenleme ne de reformla iyileştirilebilecek bir çerçevedir. Mevcut haliyle, Türkiye’nin yalnızca AB pazarındaki değil; üçüncü ülkelerle olan rekabet kapasitesini de ipotek altına alan jeoekonomik bir aşınma, kuşatma mekanizmasına dönüşmüştür.


Türk jeoekonomik geleceğine kurulmuş kapan


Jeopolitik tablo artık yorum gerektirmemektedir; serttir, sistematiktir ve Türkiye aleyhine işlemektedir. ABD, AB’yi stratejik ve jeopolitik olarak yönlendirmekte; AB ise bu yönlendirmeyi Türkiye üzerinde Gümrük Birliği ve STA ağı üzerinden ekonomik kontrole dönüştürmektedir. Türkiye, ABD–AB ekseninde yalnızca ittifak ilişkileriyle değil, ticaret rejimleri ve teknoloji kısıtlarıyla da çifte kavrulmuş bir ekonomik manda düzeni altında tutulmaktadır. Bu yapı hukuki Antlaşma metinlerden ibaret de değildir; fiilidir ve sahada çalışmaktadır. Ukrayna savaşıyla derinleşen transatlantik bağımlılık, İran’la tırmanma ihtimali, İsrail–Filistin çatışmasında Batı’nın açık tarafgirliği, Suriye sahasında uzun yıllar Türkiye’nin sistematik biçimde dışlanması, GKRY’ye yönelik silah ambargosunun kaldırılması, Yunanistan’a yapılan yoğun askerî yığınak ve ileri askerî teknoloji transferleri, Türkiye’ye karşı sürdürülen savunma sanayi ambargoları ve doğrudan jeopolitik müdahaleler bu düzenin tesadüf değil, süreklilik arz eden bir strateji olduğunu göstermektedir. Son dönemde Suriye dosyasında ortaya çıkan olumlu işaretler dahi, İran’la olası bir çatışma senaryosu düşünüldüğünde, taktiksel ve geçici olma ihtimali taşımaktadır. Türkiye Cumhuriyeti bu manada ABD’ye ve AB’ye stratejik olarak daima ihtiyatlı yaklaşacaktır.


Asya’nın en büyük gelecek pazarında marjlarımızın eriyişi


AB ile Hindistan arasında imzalanan Serbest Ticaret Anlaşması, meselenin yalnızca Latin Amerika ya da belirli bölgesel pazarlara ilişkin olmadığını; Türkiye’nin küresel ölçekte geleceğin ana büyüme havzalarından birinden, bir küresel kıta ekonomisinden bilinçli biçimde dışlandığını göstermektedir. Hindistan, Asya’da önümüzdeki on yılların en büyük tüketim, üretim ve teknoloji pazarı olarak öne çıkarken; AB bu pazara erken giren, kuralları belirleyen ve ölçek avantajını kilitleyen aktör konumunu tahkim etmektedir. Türkiye ise bu sürecin tamamen dışında bırakılmakta; AB menşeli firmalar Hindistan pazarında maliyet, yatırım ve teknoloji üstünlüğü kazanırken, Türkiye’nin aynı pazara erişimi fiilen daha pahalı, daha geç ve daha dar hâle gelmektedir. Bu yalnızca bir pazar kaybı değildir; Türkiye’nin Asya merkezli değer zincirlerine eklemlenme ihtimalinin baştan törpülenmesi, yapay zekâ çağında rekabet marjlarının sistematik biçimde eritilmesidir. Bu kayıp telafi edilebilir değil; kaçırıldığında tarihsel sonuçlar doğurur.


Asıl tehlike sektörel, yalnızca tarım ya da sanayi alanında değildir. Dış ticaretteki manevra alanı kısıtları finansal ilişkileri de kıskaca alacaktır. Ucu açık ve her şeyin belirleyicisi haline gelen teknolojik gelişmeler, yapay zekâ, yarı iletkenler, veri ekonomisi, dijital hizmetler ve yeni üretim zincirleri; pazar erişimi, yatırım çekme kapasitesi ve ekonomik politika yönetiminde stratejik özerklik, serbest manevra alanları gerektirir. Transatlantik düzen Türkiye’ye bu üç alanda kıskaca almıştır. Türkiye’nin elini kolunu bağlamak istemektedir. Atlantik sistemi Aksine teknolojiye erişimi sınırlayan, yatırım kararlarını başka coğrafyalara yönlendiren ve Türkiye’yi karar masalarının dışında bırakan bir jeoekonomik mimari inşa etmek istiyor görüntüsü vermektedir.


AB’nin STA ağı bu mimarinin ekonomik ayağı gibi durmaktadır: yatırımı Vietnam’a, üretimi Hindistan’a, hammaddeleri MERCOSUR’a, yüksek katma değeri merkez ülkelere yönlendiren; Türkiye’yi ise bu zincirin dışında bırakan bir yeniden dağıtım mekanizması gibi durmaktadır. Türkiye bu düzen içinde üretici değil, teknoloji ithalatçısı; kural koyucu değil, kurala uyan; merkezde değil, kontrollü bir çevre ekonomisi olarak konumlandırılmaktadır. Sonuç nettir: Jeopolitik ve jeoekonomik bu yapı, iki asırdır Türkiye’nin dış ticareti ve kalkınma kapasitesi aleyhine işlemektedir. Bugün farkı yaratan, bunun artık yalnızca Avrupa periferisinde kalmak değil, üçüncü ülkelerle rekabet gücünün de sistematik biçimde ipotek altına alınmasıdır. Bu rejim sürdürüldüğü sürece Türkiye yalnızca pazar kaybetmez; stratejik zaman kaybeder. Yapay zekâ çağında zaman kaybının bedeli ise tarihsel olur.


Dünya ekonomisinde yükselen Asya


Sözde Türkiye-AB Gümrük Birliği rejimiyle devam edilmesi hâlinde Türkiye’nin karşı karşıya kalacağı riskler artık teorik değildir; ölçülebilir, öngörülebilir ve geri dönüşü zor sonuçlar üretmektedir. Danny Quah’ın dünya ekonomik ağırlık merkezinin son kırk yıldır istikrarlı biçimde Atlantik’ten Asya’ya kaydığını gösteren çalışmaları, bu dönüşümün geçici bir dalga değil, yapısal bir yer değiştirme olduğunu ortaya koymaktadır (Quah, Global Economy’s Shifting Centre of Gravity, LSE, 2011; 2019). Yapay zekâ çağında bu kayma yalnızca üretim ve ticarette değil, veri, algoritma, ölçek ve standart belirleme gücünde de yoğunlaşmaktadır. Türkiye bu eşikte yapay zekâ çağını yakalayamaz, teknoloji merkezlerinden biri olamaz ve dünya ekonomisinin çevresinde kalıcılaşır.


Çin, Hindistan, ASEAN ve RCEP ekseninde şekillenen Asya yüzyılına, AB merkezli ve üçüncü ülkelerle rekabet kapasitesini sınırlayan bu yapı üzerinden kapalı kalmak, Türkiye açısından sadece bir fırsat kaybı değil, 21. yüzyılın ikinci çeyreğini hatta tamamını tahrip edebilecek bir stratejik kopuş anlamına gelmektedir (Quah, 2022). Bu tren kaçırıldığında telafisi yoktur; yapay zekâ çağında geride kalmak, sonraki on yılları ithalatçı teknoloji, düşük katma değer ve kronik bağımlılık döngüsüne mahkûm eder.Türkiye’nin jeoekonomik çıkarı açıktır: AB’nin STA mandasından çıkmak, Gümrük Birliği’ni ya kökten dönüştürmek ya da fiilen anlamsızlaştırmak ve yükselen Asya ile stratejik, eşit ve çok taraflı ekonomik ilişkiler kurmak. Bu bir AB karşıtlığı değil; yapay zekâ çağında ekonomik bağımsızlığı, rekabet gücünü ve uzun vadeli ulusal kapasiteyi koruma meselesidir.


AB–MERCOSUR ve AB–Hindistan anlaşmaları birlikte okunduğunda, Gümrük Birliği ve AB STA’larının yarattığı mesele artık tekil ticaret anlaşmalarının ötesine geçmiş; Türkiye’nin küresel gelecek pazarlarından eş zamanlı ve yapısal biçimde dışlandığı bir jeoekonomik kapana dönüşmüştür.


Türk dış ticaretinin geleceği


AB–MERCOSUR-Hindistan STA’larıyla birlikte Gümrük Birliği, Türkiye için avantaj üreten bir mekanizma olmaktan çıkmış; risk üreten, asimetrik ve tek yanlı işleyen bir yapıya dönüşmüştür. Bu yapı yalnızca bugünkü ticaret dengelerini değil, Türkiye’nin geleceğe dönük pazar giriş stratejilerini, yatırım çekme kapasitesini ve teknolojik sıçrama ihtimalini de sistematik biçimde aşındırmaktadır. Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tablo artık açıktır: Bu rejim, Türkiye’yi küresel ticaret sisteminin aktif bir öznesi olmaktan çıkarıp, başkalarının yaptığı anlaşmaların pasif sonuçlarına maruz kalan bir ülke konumuna itmektedir.


Gümrük Birliği’ni ‘revize edelim’, ‘güncelleyelim’ gibi söylemler, bu gerçeği perdelemekten başka bir işlev görmemektedir. Tarihsel, yapısal iktisadi bir tahakküme dönen bağımlılık ilişkisi, teknik rötuşlarla giderilemez. AB’nin STA ağı derinleştikçe, Türkiye’nin üçüncü pazarlardaki göreli rekabet gücü daha da zayıflayacak; ülke, yüksek katma değerli üretimden uzaklaştırılmış bir tüketim ve transit pazara indirgenecektir. Sistem mevcut haliyle korunursa Türkiye’nin yalnızca pazar payları aşınmakla kalmayacak; yapay zekâ, ileri teknoloji ve yeni üretim zincirleri çağında stratejik konumunu, diplomatik bağları da aşınacaktır. Bu nedenle mesele bir ticaret politikası tercihi değil; doğrudan ekonomik millî güvenlik meselesidir. Bu rejim ya tasfiye edilecek ya da Türkiye, Baltalimanı 2.0’ın kalıcı sonuçlarıyla 21. yüzyılı karşılayacaktır.


Dergi Erişimi
Dergi içeriklerini okumak için Bloomberg Businessweek Türkiye dijital dergisine abone olmanız gerekmektedir.Abone değilseniz abonelik satın alarak tüm dergi içeriklerine sınırsız erişim sağlayabilirsiniz
Abone Ol
Satış Rekoru Kıran Konutta Fiyatlar İvmelenir mi?
Satış Rekoru Kıran Konutta Fiyatlar İvmelenir mi?
2020-2022 yılları arasında sert hareketler sergileyen konut fiyatları son iki yıldır reel olarak geriledi. Satışlar ise sıkı finansal koşullara rağmen rekor kaydetti. 2026 yılında faiz indirimleri ve kredi sınırlamalarının gevşemesiyle satışların yanı sıra fiyatların da hızlanması bekleniyor. Bir diğer domino etkisiyse mevduat ve altından kârını alan yatırımcıların konuta yönelmesi.
Bankalardan 103 Milyar TL Kâr Beklentisi
Bankalardan 103 Milyar TL Kâr Beklentisi
Merkez Bankası’nın faiz indirimleri ve enflasyondaki düşüşün TÜFE endeksli tahvillerde sağladığı getiriler bankacılık sektöründe kârlılıkların toparlanmasına yardımcı oluyor. Ancak enflasyon muhasebesinin ertelenmesiyle efektif vergi yükündeki artış kârlardaki toparlanmayı sınırlıyor.
Rekabet Uzaya Taşındı
Rekabet Uzaya Taşındı
Soğuk Savaş’ın ideolojik rekabetinden doğan uzay yarışı, bugün yerini kaynak odaklı, ticari ve stratejik bir Astropolitik mücadeleye bırakıyor. 2026 yılına girerken, yörüngedeki binlerce uydu ve Ay’a dönüş programları, küresel güç dengelerini yeryüzünden gökyüzüne ve gökyüzünün de ötesine taşıyor.
Trump Bastırdı, AB Hindistan’la Saf Tuttu Dev Ticaret Bloku Doğuyor
Trump Bastırdı, AB Hindistan’la Saf Tuttu Dev Ticaret Bloku Doğuyor
Yaklaşık 2 milyarlık tüketici, küresel ekonominin dörtte biri, otomotivden çeliğe kadar kritik sektörler… ABD’nin tarifeleri küresel ittifakları yeniden şekillendirirken, Brüksel ile Yeni Delhi arasındaki tarihi serbest ticaret anlaşması Avrupa şirketlerine 1,4 milyarlık kapıyı aralıyor. Trump’a karşı AB ile Hindistan arasında imzalanan ‘anlaşmaların anası’, Avrupa için yalnızca ticari değil, jeopolitik bir sigorta işlevi görecek.
Otomotivde AB’den Hindistan Adımı: Dengeler Değişiyor
Otomotivde AB’den Hindistan Adımı: Dengeler Değişiyor
Avrupa Birliği ve Hindistan, AB yapımı otomobillerin ithalatındaki gümrük vergilerini yüzde 110’a kadar varan oranlardan yüzde 10’a düşürmeyi de içeren tarihi bir ticaret anlaşması imzaladı. Bu anlaşmayla Hindistan’ın geniş otomobil pazarının Avrupalı otomotiv üreticilerine açılmasına izin verdi.
Sadece Elektrikli Otoya Odaklanmak AB’yi Kırılgan Hale Getirdi
Sadece Elektrikli Otoya Odaklanmak AB’yi Kırılgan Hale Getirdi
Avrupa Birliği’nin 2035 yılına yönelik “sıfır emisyonlu yeni araç satışı” hedefini yüzde 100’den yüzde 90’a revize etmesi, ilk bakışta çevresel hedeflerden bir geri çekilme gibi algılansa da sektörün içinden bakıldığında bu karar, otomotiv sanayisinin teknik, ekonomik ve toplumsal gerçekleriyle uyumlu bir yeniden dengeleme hamlesi olarak değerlendiriliyor.
Birleşme ve Satın Almalar Yeniden Hızlandı
Birleşme ve Satın Almalar Yeniden Hızlandı
Küresel birleşme ve satın alma piyasasında işlem hacmi, teknolojiye erişim ve ölçek ekonomisi odaklı işlemlerin etkisiyle yüzde 50 arttı. Bu ivmenin, 2026 yılında enerji dönüşümünün de katkısıyla güçlenmesi bekleniyor. Öte yandan Türkiye için de büyük ölçekli ve stratejik işlemlerin öne çıktığı, daha seçici ve temkinli yatırım ikliminin olacağı bir yıl öngörülüyor.
Enflasyon Muhasebesi Devre Dışı: Peki Şirketler Bilançolarını Nasıl Koruyacak?
Enflasyon Muhasebesi Devre Dışı: Peki Şirketler Bilançolarını Nasıl Koruyacak?
-
2026: Dayanıklılığın Rekabet Avantajına Dönüştüğü Eşik
2026: Dayanıklılığın Rekabet Avantajına Dönüştüğü Eşik
Küresel ekonomide rekabetin dili köklü biçimde değişiyor. Artık yalnızca çevik olanlar değil şoklara karşı ayakta kalabilen, belirsizliği yönetebilen ve sistemi bir bütün olarak okuyabilenler ayakta kalabiliyor.
Altın Doların Tahtını Sallıyor
Altın Doların Tahtını Sallıyor
Trump politikaları ve FED’in bagımsızlıgına yönelik tartısmalar dolarda sert deger kaybına yol açarak rezerv para biriminin 4 yılın dibine inmesine neden oldu. Rezervlerinde doların payını düsüren merkez bankaları boslugu altınla dolduruyor.
Yapay Zekâ İstihdamı En Sert İngiltere’de Vurdu
Yapay Zekâ İstihdamı En Sert İngiltere’de Vurdu
Araştırmalar, yapay zekânın Britanya’da üretkenliği artırırken iş gücü piyasasında ciddi kayıplara yol açtığını ortaya koyuyor.
AI Iktidarı: Neden Hükümetler ve Devler Yeni Yapay Zekâ Kurumları Kuruyor?
AI Iktidarı: Neden Hükümetler ve Devler Yeni Yapay Zekâ Kurumları Kuruyor?
Yapay zekâ artık bir teknolojik gelişme olmaktan çıkıp ülkelerin geleceğini ve güvenliğini etkileyen en önemli etkenlerden biri haline geldi. Enerji, internet gibi altyapı haline gelen yapay zekâda geri kalmamak için birçok ülke kurumsal mimarisini oluşturuyor.
Elektrik Dağıtımında ‘Daha Esnek, Daha Dirençli, Daha Dijital’
Elektrik Dağıtımında ‘Daha Esnek, Daha Dirençli, Daha Dijital’
Elektrik Dağıtım Hizmetleri Derneği (ELDER) Genel Sekreteri Fakir Hüseyin Erdoğan, elektrik dağıtım sektörünün artan talep, iklim riskleri ve dijital dönüşüm baskısı altında köklü bir değişim sürecinden geçtiğini söyledi.
Kontrolü Bırakmanın Ekonomik Riski Ne Olacak?
Kontrolü Bırakmanın Ekonomik Riski Ne Olacak?
Yapay zekâ asistanlığın ötesine geçip sizin için mesaj atan, dosya yöneten, veri silen yükleyen yani sizin için birçok işi yapan bir ajan haline geldi. Endişe verici nokta ise insanların ne kadar güvenli olduğu henüz bilinmeyen bu uygulamalara kontrolü hızla ve düşünmeden devretmesi…
Yapay Zekâ İnsan Gibi Asıl Soru: Hangi İnsan Gibi?
Yapay Zekâ İnsan Gibi Asıl Soru: Hangi İnsan Gibi?
Yapay zekâ için en sık duyduğumuz iddialardan biri şu: “İnsan gibi düşünüyor”. Ama asıl mesele hangi insan gibi düşündüğü?