Şirketlerin finansal stratejisinde borçlanma, basit bir nakit ihtiyacını karşılamanın çok ötesindedir. Çünkü mesele kredi bulmak değil; doğru borç mimarisini kurmaktan geçiyor. Sermaye yapısının optimizasyonu, riskin etkin yönetimi ve rekabetçi pozisyonun korunması doğrudan borçlanma kararının niteliğine bağlı. Krediler, işletmenin dönen varlıklardan uzun vadeli yatırımlara kadar tüm finansal ihtiyaçlarına yanıt veren bir araç yelpazesi oluşturuyor. Ancak bu yelpazenin nasıl kullanıldığı, şirketin büyüme kapasitesi ile kırılganlık seviyesi arasındaki farkı belirliyor.
Türkiye’de bankacılık sektörünün toplam kredi hacmi 13 Şubat 2026 itibarıyla yaklaşık 23,9 trilyon TL seviyesinde. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verilerine göre bunun yaklaşık 15 trilyon TL’si Türk Lirası, 8,9 trilyon TL’si yabancı para kredilerden oluşuyor. Bu dağılım, şirket bilançolarının önemli ölçüde kur riskine maruz olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla borçlanma stratejisi faiz maliyetinden önce para birimi ve vade uyumu meselesi olarak ortaya çıkıyor.
Borçlanma kararı bir faiz tercihi değil, bir bilanço dayanıklılığı testidir
Bir şirketin finans müdürü için borçlanma stratejisinin merkezinde bulunan unsur, fonun amacıdır: Kısa vadeli operasyonel ihtiyaçlar mı, ortauzun vadeli yatırım projeleri mi yoksa dış ticaret işlemleri mi finanse edilecek? Bu ayrım yapılmadığında şirketler genellikle en erişilebilir kaynağa yönelir; ancak en erişilebilir kaynak her zaman en doğru kaynak değildir. Rotatif ve kısa vadeli işletme kredileri, şirketlerin günlük operasyonel nakit akışını desteklemek için kullanılıyor. Stoklar, ticari alacaklar ve ödenecek hesaplar arasındaki zaman farkı net işletme sermayesi ihtiyacını doğuruyor. Net işletme sermayesi çoğu zaman formül olarak biliniyor; fakat kriz dönemlerinde ilk kırılan alan burası oluyor. Tahsilat süresi uzadığında veya stok devir hızı yavaşladığında, finansman ihtiyacı katlanarak artıyor. Burada stratejik ayrım devreye giriyor. Güçlü şirketler işletme sermayesi ihtiyacını üçe ayırıyor: Kalıcı ihtiyaç, dönemsel ihtiyaç ve beklenmeyen likidite tamponu. Kalıcı kısım daha istikrarlı ve nispeten uzun vadeli kaynakla desteklenir; dönemsel kısım rotatif krediyle yönetilir; beklenmeyen risk için ise kullanılmayan kredi limitleri korunur. Zayıf şirketler ise tüm ihtiyacı kısa vadeli krediyle finanse eder ve faiz oynaklığına açık hâle gelir. Türkiye’de imalat sanayine kullandırılan kredi hacminin yaklaşık 5,4 trilyon TL seviyesine ulaşmış olması, işletme sermayesi finansmanının reel sektör açısından ne kadar belirleyici olduğunu gösteriyor. Ancak asıl soru şu: Bu finansman ne kadar vade uyumlu?
İşletme sermayesi yanlış finanse edildiğinde kârlılık değil, kırılganlık üretir
Net işletme sermayesi finansmanından farklı olarak yatırım kredileri gelecekte yaratılacak nakit akışına dayanıyor. Yeni fabrika yatırımı, kapasite artışı, enerji verimliliği projeleri veya stratejik satın almalar bu kapsamda değerlendiriliyor. Bu krediler genellikle 3 ila 7 yıl vadeli yapılandırılıyor ve çoğu zaman geri ödemesiz dönem içeriyor. Ancak yatırım kredilerinde yapılan en büyük hata, projeksiyon iyimserliği. Bir yatırımın baz senaryoda borcu taşıması yeterli değil. Asıl soru, talep daraldığında, marjlar düştüğünde veya kur şoku yaşandığında bu borcun hâlâ servis edilebilir olup olmadığı. Yatırım kredisi bugünkü açığı değil, gelecekteki beklentiyi ipotek eder. Bu nedenle stres testi yatırım finansmanının vazgeçilmez unsurudur. Kurumsal borçlanma stratejisinde çoğu zaman göz ardı edilen ama özellikle yatırım finansmanında önemli rol oynayan bir diğer araç finansal kiralama, yani leasingdir.
Leasing, şirketin ihtiyaç duyduğu makine, ekipman veya teknolojiyi satın almak yerine kiralama yoluyla kullanmasını sağlıyor. Böylece şirket yüksek peşin sermaye bağlamadan üretim kapasitesini artırabiliyor. Leasing işlemlerinde finansman doğrudan varlık üzerinden yapılandırıldığı için teminat yapısı klasik banka kredilerine göre farklılaşıyor; çoğu zaman ek teminat gereksinimi sınırlı kalıyor. Bu da özellikle kredi limitlerinin dolu olduğu dönemlerde şirketlere alternatif bir finansman kanalı açıyor. Leasing’in stratejik avantajı yalnızca nakit çıkışını zamana yayması değil. Aynı zamanda bilanço yönetimini kolaylaştırıyor. Çünkü leasing ödemeleri çoğu zaman yatırımın yarattığı nakit akışıyla uyumlu hale getirilebiliyor.
Bu yapı, yatırım kredilerine benzer şekilde gelecekteki gelirle bugünkü finansmanı eşleştiriyor; ancak banka kredilerine kıyasla daha esnek sözleşme yapıları sunabiliyor. Özellikle teknoloji ve hızlı amortisman gerektiren sektörlerde leasing, varlığın ekonomik ömrü ile finansman vadesinin uyumunu sağlıyor. Öte yandan leasing her zaman daha ucuz değil. Toplam maliyet çoğu zaman krediye yakın hatta bazı dönemlerde daha yüksek olabilir. Ancak leasing’in tercih edilmesinin nedeni maliyet değil, bilanço esnekliği ve teminat avantajı.
Şirketler leasing ile kredi limitlerini tüketmeden yatırım yapabilir ve nakit rezervlerini koruyabilirler. Dış ticaret finansmanı ise borçlanma stratejisinin en karmaşık ve çoğu zaman en az doğru yapılandırılan alanı olarak görülüyor. İhracat yapan şirketler için finansman yalnızca üretim maliyetlerini değil, tahsilat vadesini ve ülke riskini de kapsıyor. 2025 toplam rakamı tam olarak bilinmemekle birlikte; Türk Eximbank’ın 2025’in ilk yarısında sağladığı 25,4 milyar dolarlık destek (bunun yaklaşık yarısının kredi, yarısının sigorta olması) dış ticaret finansmanının yalnızca fonlama değil risk yönetimi boyutunu da ortaya koyuyor. 2024’te toplam destek hacminin 49 milyar dolara ulaşması, ihracat finansmanının ölçeğini daha net gösteriyor.
Dış ticarette borçlanma stratejisi üç katmandan oluşuyor. Birinci katman üretim öncesi finansman. Sevk öncesi krediler, üretim sürecindeki maliyetleri karşılıyor. İkinci katman tahsilat finansmanı. Reeskont kredileri, ihracat alacaklarının iskonto edilmesi, forfaiting ve faktoring gibi yöntemler alacağın vadesini beklemeden nakde dönüşmesini sağlıyor. Üçüncü katman ise risk transferi. Sigorta ve teminat mekanizmaları alıcı riskini azaltıyor. Buradaki stratejik soru şu: Şirket finansmanı bankadan mı sağlayacak, yoksa ticaret akışının içinden mi üretecek? Güçlü şirketler ikinci seçeneği maksimize etmeyi tercih ediyor. İthalat tarafında da benzer bir yaklaşım gerekiyor.
Akreditif yalnızca bir ödeme garantisi değil, doğru yapılandırıldığında finansman aracı haline gelebiliyor. Post-finansman, kabul kredili ödeme ve tedarikçi kredileri şirketin doğrudan kredi kullanmadan finansman yaratmasını sağlıyor. Bu yapı limit yönetimi açısından önemli; çünkü bilanço üzerindeki baskıyı dağıtıyor. Fintech çözümleri de bu mimariye ekleniyor. Tedarik zinciri finansmanı platformları üzerinden büyük alıcının kredi kalitesi tedarikçiye yansıyor. Bu sayede finansman maliyeti düşebiliyor ve işletme sermayesi ihtiyacı azalabiliyor. Ancak bu modellerin doğru tasarlanması gerekiyor; aksi hâlde bilanço dışı görünen yükümlülükler uzun vadede borç etkisi yaratabiliyor. Halka açık şirketler için tahvil ve bono ihracı finansman kaynaklarını çeşitlendiriyor. Tahvil piyasası bankacılık bağımlılığını azaltıyor; ancak yatırımcı disiplini getiriyor. Şirket artık yalnızca bankaya değil, piyasaya karşı da hesap veriyor. Kurumsal borçlanma stratejisinin görünmeyen ama en kritik boyutu açık para pozisyonu.
Türkiye’de özel sektörün yaklaşık 220 milyar dolarlık dış kredi borcu bulunuyor ve bu borcun büyük kısmı dolar ve euro cinsinden oluşuyor. Gelir yapısı aynı para biriminde değilse şirket fiilen kur oynaklığına maruz kalıyor. Hedge işlemleri burada yalnızca riskten korunma değil, borç maliyetinin öngörülebilir hale getirilmesini sağlıyor. Forward sözleşmeleri şirketin gelecekteki döviz yükümlülüğünün kurunu bugünden sabitleyerek nakit akışı görünürlüğü sağlıyor. Opsiyonlar ise kur riskine karşı yukarı yönlü korunma sağlarken, kur lehine hareket ettiğinde fırsatı tamamen ortadan kaldırmıyor; bu nedenle özellikle volatilitenin arttığı dönemlerde tercih ediliyor. Doğal hedge ise gelir ve giderin aynı para birimine yaklaştırılmasıyla bilanço içinde yaratılan korumadır ve çoğu zaman finansal hedge’den daha sürdürülebilir bir yöntemdir.
Etkin bir hedge politikası, borçlanma kararını faiz oranından bağımsız düşünmeyi mümkün kılar; çünkü şirket borcun kur bileşenini kontrol altına alarak gerçek finansman maliyetini daha öngörülebilir hâle getirir. Sonuç olarak kurumsal borçlanma stratejisi, araç listesinden ibaret değil. Çalışma sermayesi kredileri operasyonu döndürür, yatırım kredileri büyümeyi finanse eder, dış ticaret finansmanı nakit akışını ve riski dengeler, fintech çözümleri esneklik sağlar, tahvil piyasası kaynak çeşitliliği yaratır, hedge mekanizmaları bilanço direncini korur. Asıl fark, bu araçların bilinmesinde değil; hangi sırayla, hangi risk iştahıyla ve hangi stres senaryosuna göre kullanıldığında. Borç doğru kurgulandığında finansal kaldıraçtır, yanlış kurgulandığında ise ilk dalgada kırılan noktadır.
Ömer Bülent Semiz
Gedik Holding CFO
Türkiye’de son yıllarda şirketlerin borçlanma stratejisi belirgin biçimde değişti. Kur tarafında görece kontrollü bir seyir yaşanırken, asıl baskı yüksek TL faizleri ve sıkılaşan kredi koşullarından geliyor. Bu durum özellikle sanayi ve ihracatçı şirketler için bilanço yönetimini daha stratejik bir alan haline getirdi. Sanayi şirketleri doğası gereği yüksek işletme sermayesiyle çalışır. Hammadde stokları, üretim süresi ve vadeli satış yapısı finansman ihtiyacını artırır. Ancak finansman maliyetlerinin yüksek seyrettiği bir ortamda kontrolsüz büyüyen net işletme sermayesi, operasyonel kârlılığı hızla aşındırır. Bu nedenle borç yönetimi ile net işletme sermayesi yönetimi birlikte ele alınmalıdır. Stok devir hızının yönetimi, tahsilat sürelerinin kısaltılması ve tedarikçi vadelerinin optimize edilmesi artık operasyonel verimlilik konusu değil, doğrudan finans al dayanıklılık meselesidir. Özellikle ihracat yapan şirketlerde nakit akışının zamanlaması kritik hale geldi. Yüksek faiz ortamında geleneksel banka kredilerine bağımlı yapı sürdürülebilir değil. Bu nedenle alternatif finansman araçları öne çıkıyor. Post-finansman ve ihracat alacaklarının finansmanı, tahsilat süresini kısaltarak nakit döngüsünü hızlandırabilir. Tedarikçi finansmanı modelleri ise hem tedarik zincirini korur hem de işletme sermayesi üzerindeki baskıyı dengeler.
Finansman çeşitliliği, bugün bir avantaj değil, zorunluluktur. Ayrıca hedge mekanizmalarının etkin kullanımı kritik önem taşır. Kur tarafında göreli istikrar olsa dahi, faiz riski ve emtia fiyat hareketleri bilançolar üzerinde etkili olmaya devam etmektedir. Doğal hedge yapısı kurmak, türev araçlarla faiz ve kur riskini dengelemek, belirsizlik dönemlerinde bilanço oynaklığını azaltır. İhracatçı şirketler için asıl rekabet artık kur avantajı değil, finansal disiplin avantajıdır. Eğer finansman maliyeti fiyatlara yansıtılamıyorsa, büyüme tek başına değer yaratmaz. Nakit akışı kalitesi, ciro artışından daha kıymetlidir. Önümüzdeki dönemde Türkiye’de sanayi şirketleri için fark yaratacak unsur; kapasite büyüklüğü değil, bilanço çevikliği olacaktır. En güçlü şirketler en çok borçlananlar değil, en hızlı nakit üreten, riskini hedge eden ve işletme sermayesini disiplinle yönetenler olacak.
Sergun OKUR
STFA İnşaat Grubu ve STFA
Yatırım Holding CFO
Dış finansman ihtiyacı inşaat sektöründe faaliyet gösteren bir firma olarak ticari operasyonlarımızda önemli bir yer tutuyor. Grubumuz için nakdi kredilerden başka gayri nakdi krediler daha fazla önem arz ediyor. Özellikle kamu ve uluslararası ihalelerde kullandığımız finansal enstrümanlar olan kesin teminat, avans teminat mektupları gibi garanti mektupları operasyonlarımızın temel yapı taşlarını ve can damarını oluşturuyor. Bu nedenle gayri nakdi kredi kanalları ve limitlerine erişim ve bu limitlerin azalmadan sürdürülebilirliği stratejik bir hazine önceliğidir. Bu çerçevede STFA İnşaat Grubu ve STFA Yatırım Holding olarak borçlanma stratejimizde kontrollü ve dengeli bir yaklaşım benimsiyoruz. Yüksek finansal kaldıraçtan kaçınarak projelerimiz ağırlıklı olarak işverenlerden sağlanan avans ödemeleri ile fonlanmakta ve özkaynağımıza en az düzeyde başvurma politikası güdülmektedir. Makro-ihtiyatı önlemlerin yeni kredi hacmi üzerindeki baskısı, hem de bazı önemli müteahhitlik firmaların yurt dışında yaşadığı ticari olumsuzluklar bankaların inşaat sektörüne yönelik konsantrasyonlarını azaltma eğilimini oluşturdu. Özellikle MENA bölgesindeki işlere finansman sağlamada isteksiz davranmaları sektör genelinde finansmana erişimi zorlaştırıyor. İlaveten yıllara sari uluslararası projelerde Türk bankalarının teminat mektuplarının çoğu yabancı işveren tarafından kabul görmeme durumunu yaşanıyor.
Bunu aşmak için Türk bankamızdan temin ettiğimiz teminat mektuplarını kontrgaranti olarak kullanılıp iş yapacağımız ülkedeki bir bankadan ikinci bir mektup temin edilmektedir. Dolayısıyla, komisyon maliyetlerimiz 2-3 katına çıkarabilmektedir. Dış finansman ihtiyacı doğduğunda, mevcut yüksek TL faiz ortamı nedeniyle YP kredi alternatifleri değerlendirilmektedir. Gelirlerimizin önemli ölçüde YP cinsinden olması sayesinde doğal bir kur hedge’i sağlanarak hazine riski yönetilmektedir. Ticaret bacağında ise, özellikle faizsiz finansman sağlayan yatırım bankaları ile çalışılmaktadır. Örneğin ithal edilecek ticari makine ekipmanı aracı yatırım bankası bir şirket kurarak kendi ithal edip yurt içinde bizlere satmaktadır. Bu yolla ticari ürünün sipariş aşamasındaki ön ödeme fonlamasını banka üstelenmiş olup bizlere bir ticaret finansmanı modeli sağlamış olmaktadır.