ABD Yüksek Mahkemesi, 20 Şubat 2026 tarihinde verdiği 6’ya 3 oyla, Donald Trump yönetiminin tarifeler koyma yetkisini açıkça sınırlandırdı, yürütmeyi anayasal bir frenle sınırladı. Bu karar, yalnızca bir politika tercihini durdurmakla kalmadı; ABD İdaresinin güç/iktidar mimarisini ve yetki yoğunlaşmasının sınırlarını da sorguladı. Anayasa, bazen kitaplıkta duran bir metin olarak görünse de, kriz anında hangi kolonun çatlayacağını gösteren canlı bir stres testine dönüşebiliyor. ABD Yüksek Mahkemesi’nin müdahalesi, teknik bir ekonomik araç olan gümrük tarifelerinin bile devletin egemenlik sinir uçlarına dokunduğunu gözler önüne serdi. Burada tartışılan, yüzde 10’luk bir vergi oranı değil, bu yetkinin anayasal kaynağı. Yani mesele, ekonomik karar alma yetkisinin yürütmede mi yoksa yasamada mı yoğunlaşması gerektiği, bu yoğunlaşmanın hangi hukuki ve kurumsal mekanizmalarla denetleneceği. Bugün yaşananlar aynada tam da bu durumu aksettiriyor: ABD Yüksek Mahkemesi ile Başkan Donald Trump arasındaki gerilim, ekonomik bir düzenlemenin ötesinde, devletin güç mimarisine dair bir sınav. Fakat konu yalnızca bir başkanın yetkisiyle ilgili değil. Bu, modern devletin en kritik sorusunun yeniden gündeme getirilmesi: Ekonomik karar alma gücü nerede yoğunlaşmalıdır? Seçilmiş yürütme organında mı, yoksa temsilî yasama iradesinde mi?
Trump yönetimi, küresel ekonomik rekabeti ve ulusal güvenlik söylemini birleştirerek yürütme alanını genişletmeye çalışmıştı. Bu genişleme yalnızca hukuki bir yorum farkı değil; siyasal bir güç tasavvuruydu. Kriz ve acil durum retoriği, çağdaş demokrasilerde yürütmeye esneklik kazandıran en güçlü araçlardan biri; ancak esneklik ile sınırsızlık arasındaki çizgi, anayasal düzenin de en hassas hattı. Mahkeme’nin müdahalesi bu hattı görünür kıldı. Nitekim 20 Şubat 2026 tarihli kararında Mahkeme çoğunluğu, International Emergency Economic Powers Act kapsamında başkanın tarifeler koyma yetkisine sahip olmadığını belirterek açık bir sınır çizdi. Kararda şu ifade yer aldı: “IEEPA ‘does not authorize the President to impose tariffs.” Yine çoğunluk görüşünde, vergi ve gümrük koyma yetkisinin Anayasa gereği Kongre’ye ait olduğu vurgulandı ve yürütmenin “sınırsız miktar, süre ve kapsamda” bir ekonomik yetki iddiasının güçlü bir yasama dayanağı gerektirdiği belirtildi. Bu ifadeler, anayasanın yalnızca soyut bir metin değil, kurumsal yoğunlaşmayı engelleyen aktif bir denge mekanizması olduğunu göstermesi bakımından önemli.
Çünkü anayasa yalnızca yetki dağıtan bir belge, bir kağıt parçası değil; aynı zamanda yoğunlaşmayı önleyen bir denge sistemidir. Güç ve iktidarın tek elde toplanmasını önlemek, anayasal demokrasinin refleksidir. Bu refleks zayıfladığında sistem hızlanır; fakat aynı anda kırılganlaşır.
Bu dava aynı zamanda siyasal sosyolojinin temel gerilimini açığa çıkarır: Karizmatik liderlik ile kurumsal sınırlama arasındaki mücadele. Seçilmiş lider, doğrudan halk iradesini temsil ettiğini iddia eder. Yargı ise dolaylı ve katmanlı bir meşruiyet zincirine dayanır. Biri hız ve karar üretir; diğeri gecikme ve denetim. Fakat anayasal sistem tam da bu gerilim üzerine kuruludur. Dengeli bir düzen, sürtünmesiz işlemez.
Buradaki asıl mesele ekonomik politikanın teknik doğruluğu değil; ekonomik politikanın anayasal sahibidir. Eğer ticaret rejimi bir kişinin yorumuyla şekillenebiliyorsa, egemenlik yürütme merkezli yeniden tanımlanmış demektir. Eğer bu yorum yargısal bir frenle karşılaşıyorsa, egemenlik kurumsal olarak paylaşılmıştır.
Yürütmenin Sınırı ve Mahkemenin Freni
Mahkeme’nin 6’ya 3 oyla Trump’ın geniş kapsamlı tarifelerini iptal etmesi yalnızca bir politika tercihini durdurmadı. Yürütmenin ekonomik alanı ne kadar geniş yorumlayabileceğine dair bir üst sınır çizdi. Dayanak yasa olan International Emergency Economic Powers Act başkana olağanüstü durumlarda ekonomik işlemleri düzenleme yetkisi veriyordu. Fakat düzenlemek ile vergilendirmek arasındaki fark, bu davada anayasal bir uçuruma dönüştü. Başkanın iddiası, acil durum ilanı üzerinden küresel ticaret akışını tek başına yeniden şekillendirme yetkisiydi. Mahkeme çoğunluğu ise bunun Kongre’ye ait olan vergi ve ticaret düzenleme yetkisini fiilen yürütmeye devretmek anlamına geleceğini söyledi. Baş yargıç karar metninde özellikle “sınırsız miktar, süre ve kapsam” ifadesine dikkat çekti. Bu kelimeler hukuki olmaktan çok siyasal bir alarm gibiydi. Çünkü anayasal sistemler belirsiz ve sınırsız güç iddialarını sevmez. Onları törpülemek için tasarlanırlar.
Burada önemli olan, mahkemenin muhafazakâr çoğunluğa sahip olmasıdır. Siyasal beklenti, ideolojik yakınlık üzerinden yürütmeye daha geniş bir alan tanınabileceği yönündeydi. Fakat karar gösterdi ki kurumsal kimlik, ideolojik eğilimden bağımsız bir ağırlığa sahip. Bu durum Amerikan anayasal kültürünün derin özelliğinin henüz ölmediğine işaret ediyor: Mahkeme, zaman zaman kendi siyasal kampına yakın bir başkanı bile sınırlayabilir. Çünkü nihai sadakat bir kişiye değil, kurumsal denge fikrinedir.
Ana mesele (major question) doktrini ve demokratik meşruiyet
Bu davada ana mesele (“major questions doctrine”) yaklaşımı belirleyici oldu. Büyük ekonomik ve siyasal sonuçlar doğuran konularda, Kongre’nin açık ve net yetki devri gerekir. Devasa sonuçları olan bir güç, muğlak ifadelerden çıkarılamaz. Bu yaklaşım aslında bir demokratik meşruiyet filtresidir. Eğer bir karar trilyon dolarlık ticaret hacmini etkiliyorsa, bu kararın kaynağı belirsiz bir idari yorum değil, halkın temsilcilerinin açık iradesi olmalıdır.
Trump tarifeleri klasik bir mali araç olarak kullanmadı. Onları jeopolitik pazarlık unsuru haline getirdi, başlıca ticaret ortaklarına yönelik tarifeler yalnızca ekonomik değil, diplomatik hatta sert güvenlik mesajları da verdi. Tarifeler burada bir vergi değil, Başkanın özellikle güvenlik ihtiraslarının bir sinyal fişeği haline gelmişti. Bu da yürütmenin ekonomik araçları ulusal güvenlik retoriğiyle genişletme eğiliminin başat bir örneği olarak tarihe geçti. Yüksek Mahkeme bu genişlemeyi frenledi. Bu fren, yalnızca ekonomik değil sosyolojik bir anlama da sahip. Modern başkanlık siyasetinde seçilmiş meşruiyet, çoğu zaman kurumsal dengeye üstünlük iddiasıyla hareket eder. “Halk beni seçti” argümanı, teknik anayasal sınırlara karşı güçlü bir siyasal söylemdir. Burada iki demokrasi anlayışı çarpışır: Lider merkezli, doğrudan halk iradesine dayalı bir model ile katmanlı ve kurumsal bir anayasal demokrasi modeli.
Siyasi tepki, kurumsal direnç ve ekonomik artçılar
Trump’ın kararı sert ifadelerle eleştirmesi, bu gerilimin siyasal boyutunu görünür kıldı. Fakat anayasal sistemler yalnızca retorikle değil, yetki zincirleriyle de işlerler. Yönetim başka yasal dayanaklara yönelebilir; Kongre alanı netleştirmezse yeni çatışmalar doğabilir. Ancak son kararıyla Yüksek Mahkeme ticaret politikalarında özellikle gümrük vergilerinin fütursuzca ve günübirlik kullanıldığı, en geniş ve en esnek yorumu kapatmış oldu. Artık yürütmenin yolu daha dolambaçlı ve hukuki eşikleri daha yüksek. Kuvvetler ayrılığının tüm dinamikleri ticaret politikasına müdahil. Kararın ekonomik etkileri de hafif değil. Milyarlarca dolarlık (130-200 milyar) iade ihtimali, ticaret anlaşmalarının hukuki zeminindeki belirsizlik ve yatırım ortamındaki dalgalanma kararın kısa vadeli sonuçları. Muhalefet şerhinde sürecin idari karmaşa yaratabileceği vurgulandı. Ekonomik ortam belirsizliği sevmez; fakat anayasal düzen bazen kısa vadeli sarsıntıyı, uzun vadeli güç dengesi için göze alır.
Türkiye için değerlendirme: Egemenliğin kıymeti, 1838’in hayaleti ve Gümrük Birliği
Bu tartışma Türkiye açısından yalnızca uzaktan izlenecek bir Amerikan iç meselesi değil. Çünkü ticaret yetkisi ve egemenlik arasındaki ilişki, bizim tarihimizde de derin izler taşır. 1838 tarihli Balta Limanı Ticaret Anlaşması, Osmanlı’nın gümrük koyma devlet egemenliğini fiilen sınırlayan bir dönüm noktasıydı. O anlaşma, yalnızca iktisadi değil siyasal bağımlılık üreten yarı periferik bir nevi ticari manda düzeni ihdas etmişti. ABD’de Yüksek Mahkeme kararıyla alevlenen hassas yetki ve iç egemenlik tartışması bize de konunun önem ve ehemmiyetini hatırlatıyor. İçerde veya dışarda, egemenlik kıymetli bir nimet. Ticaret politikasında büyük ölçüde yitirdiğimiz ve hala etkileri hissedilen 1838 serbestleşmesi bu manada önemli. Özetle1838’in hayaleti, bize egemenliğin ekonomik boyutunun ne kadar hayati olduğunu hatırlatır.
Egemenlik yalnızca sınır çizmek değildir. Egemenlik, ekonomik kader üzerinde son sözü söyleyebilme kapasitesidir. Eğer bu kapasite kurumsal olarak net değilse, ekonomik kararlar siyasal sloganlara bırakılır. Eğer kurumsal olarak güçlü ve anayasal olarak tanımlıysa, entegrasyon dahi egemenliğin bilinçli bir kullanımı haline gelir. Türkiye-AB Gümrük Birliğinin kurumsal yapısı ticaret politikalarında Türkiye’yi egemen bir devlet olmaktan çıkarmıştır. AB üyesi olarak egemenliği paylaşmak da aslında egemenliğin büyük bir kısmının devri anlamına gelse de üye ülkeler burada egemenliği paylaşmakta, kaybetmemektedirler. Türkiye ise tarihine yakışmayan bir şekilde, hepimizin şöyle ya da böyle, katkısı ve sorumluluğuyla iktisat politikası egemenliğinin çok önemli bir kısmını kararlarına katılamadığı başka bir devlet/uluslararası entegrasyon hareketine devretmiştir. ABD Yüksek Mahkemesi’nin egemenliğin önem ve hassasiyetinin anayasal sınırlarına dokunduğu kararı bize meselenin önemini hatırlatmalı.
Türkiye için asıl soru şudur: Halihazırda ve geleceğe yönelik stratejik projeksiyonlarda Türk ticaret ve sanayi politikaları anayasal mimarinin egemenlik merkezinde mi, yoksa idari (AB/Ankara) esneklik alanında mı şekilleniyor? 1838’in hatırlattığı şey şu: İktisadi egemenlik zayıfladığında, siyasal egemenlik de kırılganlaşır.