Türkiye, Haziran 2023’ten bu yana ekonomi yönetiminde rasyonel zemine dönüşü seçti. Ancak bu dönüşüm yalnızca politika setinin değil, dezenflasyon stratejisinin de yeniden tanımlanması anlamına geliyordu. İktisat literatürünün en eski tartışmalarından biri böylece yeniden gündeme taşındı: Enflasyon sert darbeyle mi dizginlenmeli, yoksa zamana yayılan bir geçişle mi kontrol altına alınmalı? Bu tartışmanın politika dünyasındaki isimleri ise çarpıcı: Cold turkey ve gradualism.
Ekonominin en ciddi hastalığı enflasyon
Ekonomide dezenflasyon süreci çoğu zaman bir hasta metaforu ile anlatılır. Enflasyon, ekonominin kronikleşebilen bir rahatsızlığı; para ve maliye politikaları ise bu rahatsızlığa uygulanan tedavi araçları gibi düşünülür. Bu çerçevede temel soru nettir: Ekonomiye neşter mi atılmalı, yoksa tedavi zamana mı yayılmalı? Dezenflasyon programlarında politika yapıcının önünde iki temel patika belirir. Birincisi, literatürde cold turkey (şok terapi) olarak adlandırılan, para ve maliye politikasının kısa sürede ve güçlü biçimde sıkılaştırıldığı yaklaşımdır. İkincisi ise gradualism (kademecilik) olarak bilinen, politika dozunun ekonominin uyum kapasitesine paralel biçimde adım adım artırıldığı stratejidir.
Türkiye, son üç yıllık politika serüveninde bu çerçevede net biçimde gradualist patikayı tercih etti. 2023 seçimleri sonrasında devralınan makroekonomik dengesizlikler ve KKM gibi sistemik kırılganlıklar, ani ve sert bir faiz şokunun finansal istikrar üzerindeki olası yan etkileri kaygısıyla kademeli ve ihtiyatlı bir sıkılaşma stratejisi benimsendi. Ancak 2026 yılına gelindiğinde tartışmanın ekseni değişmeye başladı. Kontrollü geçiş ekonomiyi akut stres riskinden uzaklaştırdı, fakat temel soru artık daha farklı: Bu tempo enflasyonu kalıcı biçimde aşağı çekecek kadar güçlü mü? Enflasyonun hangi seviyede takılacağına dair tartışmalar sürerken, beklentilerde gözlenen iyileşme ise henüz sınırlı.
Dünya deneyimleri ise bu soruya farklı açılardan ışık tutuyor.
Şok Terapi: Volcker’dan Sachs’a Şok terapi ekolü, enflasyonu yalnızca teknik bir makro değişken olarak değil, bir güven ve beklenti meselesi olarak ele alır. Bu yaklaşımın en ikonik figürü ise Paul Volcker. 1979’da Fed Başkanlığı koltuğuna oturduğunda Burns ve Miller dönemlerindeki politik etkilere maruz kalmış bir Fed devralmıştı. Enflasyon ve enflasyon bekleyişleri de yükselmişti. Politika faizlerini yaklaşık yüzde 20 seviyesine taşıyan Volcker, ABD tarihinin en tartışmalı merkez bankacıları arasına girdi.
Faiz artışlarının yarattığı ekonomik daralma, konut piyasasından tarım sektörüne kadar geniş bir alanda sert tepkiler doğurdu. Ancak Volcker’ın müdahalesi yalnızca faiz seviyesinden ibaret değildi. Fed’in enflasyona toleransı köklü biçimde değişti. Beklentiler tam da bu nedenle kırıldı.
Gelişmekte olan dünyadaki en radikal uygulamalardan biri ise 1985 Bolivya’sında gözlendi. Yıllık enflasyonun yüzde 24.000’e ulaştığı bir ortamda Jeffrey Sachs’ın önerileri doğrultusunda uygulanan sert program, enflasyonu kısa sürede kontrol altına aldı. Ancak bu başarı ciddi reel gelir kayıpları ve toplumsal maliyetlerle birlikte geldi.
Şok terapinin temel mantığı açıktır: Beklentiler hızla düzelir. Enflasyon rejimi sert biçimde kırılır. Ancak bedeli genellikle ağır olur. Bu bedeli göğüsleyecek bir irade gerektirir.
Gradualism’in gizli formülü: Kredibilite ve Şili deneyimi
Gradualism ise teori düzeyinde en zarif dezenflasyon stratejisi gibi görünse de pratikte seçici koşullar altında çalışır. Kademeli adımların güçlü sinyal üretebilmesi için merkez bankasının başlangıçta belirli bir kredibiliteye sahip olması gerekir. Keza beklentilerin kırılgan olduğu ekonomilerde gradual sıkılaşma kolaylıkla kararsızlık olarak algılanabilir.
Ancak kredibilite tek başına yeterli değildir. Gradualist stratejinin başarısı, para politikasının yapısal ve mali politikalarla desteklenmesine bağlıdır. Bu noktada Şili deneyimi öğretici bir örnek sunar. 1990’larda Şili, enflasyonu çift hanelerden tek hanelere indirirken süreci yalnızca faiz politikası üzerinden yürütmedi.
Geçmiş enflasyona dayalı endeksleme mekanizmasının zayıflatılması enflasyon ataletini çözmeye yardımcı olurken, merkez bankasının bağımsızlığı ve hedefleme çerçevesinin güçlendirilmesi beklentilerin zaman içinde çıpalanmasını sağladı. Mali disiplinin korunması ise politika setinin iç tutarlılığını destekledi.
Şili örneği bu açıdan net bir mesaj veriyor: Gradualism’de başarı yalnızca politika sıkılığına bağlı değil, beklenti kanalı üzerinden kredibilitenin kalıcı biçimde desteklenmesine bağlıdır. Çünkü kademeli dezenflasyon, beklenti yönetimi ve güvenin sağlanmasını gerektirir.
Türkiye ve kredibilite: Beklentilerin direnci
Türkiye kademeli bir sıkılaşmayı seçti ama Şili örneğindeki gibi tam olarak kurallarına göre oynamadı. Maliye politikası geç eşlik etti, yapısal politikalar bir şekilde devreye giremedi. Siyasi gelişmeler piyasalara yansıdı ve süreç uzadı. Gradualist stratejilerin en büyük riski işte tam burada ortaya çıkıyor. Süreç uzadıkça piyasanın kararlılık testi sertleşiyor. Beklentiler yeterince hızlı uyum sağlamadığında dezenflasyon patikası artık bir güven sınavına dönüşüyor. Türkiye’de son dönemde enflasyon dinamiklerindeki geri çekilme yavaş ilerliyor. Beklentiler gerilese de hâlâ istediğimiz enflasyon patikasının çok üzerinde. Beklentilerde gözlenen bu direnç enflasyon rejiminin kalıcılığına ilişkin tartışmaları beraberinde getiriyor.
2026 yılı itibarıyla enflasyondaki yapışkanlık algısı güçlendikçe aklıma ister istemez şu soru geliyor:
Acaba daha erken ve daha güçlü bir şok terapisi mi gerekliydi?
Tabii burada sadece faizi sert bir şekilde yükselten bir merkez bankasından söz etmiyorum. Daha ziyade aklıma takılan soru şu: Şok terapisi uygulayan bir merkez bankası ile ortaya çıkabilecek bilanço ve dağılım etkilerini absorbe eden daha “akıllı” bir maliye politikası seti, beklenti yönetimi açısından daha etkili bir çerçeve sunabilir miydi?
Bence evet.