1845’te Fransız iktisatçı Frederic Bastiat, korumacılığın mantığını çürütmek için bir hiciv yazdı. Fransız mumcular, şamdancılar ve lamba üreticileri adına hükümete hayali bir dilekçe kaleme aldı: Piyasayı bedava ışıkla boğan, haksız rekabet yapan bir yabancı rakibe karşı korunmak istiyorlardı. Bu rakip Güneş’ti. Dilekçe, bütün pencerelerin, panjurların ve perdelerin kapatılmasını, güneş ışığının engellenmesini talep ediyordu ki yerli aydınlatma sanayisi nefes alabilsin. Bastiat’nın amacı açıktı: “Yerli üretimi koru” diye başlayan her muhakeme, sonuna kadar götürüldüğünde insanı güneşi yasaklamaya kadar vardırabilirdi.
Yaklaşık iki yüzyıl sonra Avrupa, Bastiat’nın hicvettiği dilekçeyi yeniden karşımıza çıkardı. Avrupa haklı gerekçelerle yola çıkmasına rağmen bugün geldiği noktada işi pencereleri kapatma noktasına taşıyor.
Avrupa haklı mı?
Dünya ekonomisinin hızla değiştiği bir gerçek. Ekonomik verimlilik arayışının önüne giderek daha fazla güvenlik kaygısı geçiyor. Kant’ın “ebedi barış” düşüncesinde de yer bulan, ticari ilişkilerin barışı destekleyebileceği yaklaşımı, günümüzde yerini ekonomik karşılıklı bağımlılığın aynı zamanda bir kırılganlık kaynağı olabileceği endişesine bıraktı. Enerji arz güvenliği, gıda arz güvenliği, kritik hammaddelere erişim ve tedarik zinciri güvenliği gibi meseleler ülkelerin ulusal güvenlik stratejilerinin merkezine yerleşti.
COVID-19 salgınında yaşanan tedarik zinciri kırılmaları, Rusya-Ukrayna savaşının yarattığı enerji krizi ve artan jeopolitik gerilimler, küresel üretim ağlarının yalnızca ekonomik verimlilik açısından değerlendirilemeyeceğini bize gösterdi.
Bunun yanında artık bir Çin şoku ile karşı karşıyayız. Çin’in küresel sanayideki yükselişi, Avrupa’nın rekabet sorununu derinleştiriyor. Çin artık yalnızca düşük maliyetli üretim yapan bir ekonomi değil. Elektrikli araçlar, bataryalar, güneş panelleri ve kritik mineral işleme teknolojileri gibi stratejik alanlarda önemli bir üretim üstünlüğüne sahip.
Uluslararası Enerji Ajansının (IEA) 2026 raporuna göre Çin, 2025 yılında küresel elektrikli otomobil üretiminin yaklaşık yüzde 75’ini, batarya hücresi üretiminin ise yüzde 80’inden fazlasını gerçekleştirdi. Çin’in rekabet avantajı yalnızca düşük iş gücü maliyetlerinden kaynaklanmıyor, ölçek ekonomileri, teknoloji yatırımları ve güçlü tedarik zincirleri de önemli rol oynuyor.
Avrupa’nın kendi yapısal sorunları da bu baskıyı artırıyor. Mario Draghi’nin 2024 yılında hazırladığı rekabetçilik raporuna göre Avrupa’daki sanayi elektriği fiyatları ABD ve Çin’in yaklaşık iki ila üç katına ulaşıyordu. Yüksek enerji maliyetleri, yatırım eksiklikleri ve teknolojik dönüşümde yaşanan gecikmeler Avrupa sanayisinin rekabet gücünü zayıflatıyor.
Nitekim Avrupa Komisyonu’nun verilerine göre imalat sanayisinin AB ekonomisindeki payı 2024 yılında yüzde 14.3’e kadar geriledi. Avrupa, bu oranı 2035 yılına kadar yüzde 20’ye çıkarmayı hedefliyor.
Bu koşullar altında Avrupa’nın sanayi politikasına yönelmesi şaşırtıcı değil. Hatta sanayi politikalarının yeniden önem kazandığı bir küresel ekonomide Avrupa’nın bu yarışın dışında kalması da beklenemez.
Ancak sanayi politikası uygulamak ile korumacılığı derinleştirmek aynı şey değil.
Sanayi politikası mı korumacılık mı?
Avrupa Komisyonu’nun Mart 2026’da açıkladığı Industrial Accelerator Act (Sanayi Hızlandırıcı Yasa) teklifi, bu yeni yaklaşımın en somut örneği.
Teklifi artık herkes az çok biliyor. Stratejik sektörlerde Avrupa üretimini desteklemeyi, kamu alımları ve kamu teşviklerinde Avrupa menşeli ürünlere öncelik vermeyi amaçlıyor. Otomotiv, çelik, alüminyum, çimento ve temiz teknolojiler bu politikanın merkezinde.
Buradaki önemli değişim, korumacılığın araçlarında. Geleneksel korumacılık gümrük tarifeleri ve ithalat kotaları üzerinden ilerlerken günümüzün korumacılığı giderek yerli içerik koşulları, kamu alımlarında menşe tercihleri ve yatırım teşvikleri üzerinden şekilleniyor.
Böylece bir ürünün fiyatı, kalitesi veya teknolojik üstünlüğü kadar nerede üretildiği ve hangi ülkenin girdilerini içerdiği de ekonomik avantaj elde etmesinde belirleyici hale geliyor.
Henüz yasalaşmamış olan Industrial Accelerator Act teklifinin hangi ülkeleri ve hangi üretim aşamalarını kapsayacağı müzakere ediliyor. Ama rüzgarlar Türkiye’nin karşısından esiyor. Daha dar çerçeveli bir düzenleme olma ihtimali yükseldi.
Aslında Avrupa şu soruyu tartışıyor: Avrupa üretimi nedir? Yalnızca Avrupa Birliği sınırları içinde gerçekleştirilen üretim mi, yoksa Avrupa sanayisinin onlarca yılda oluşturduğu uluslararası üretim ağları da bu tanımın parçası mı?
Avrupa kendi rekabet gücünü zayıflatabilir mi?
Tam da bu noktada meselenin iktisadi boyutu önem kazanıyor.
Avrupa’nın sanayisini korumak için attığı adımlar, belirli sektörlerde üretim kapasitesini ve ekonomik dayanıklılığı artırabilir. Ancak aynı politikalar, yanlış tasarlandığında Avrupa sanayisinin rekabet gücüne zarar verme potansiyeli de taşıyor.
Bunun ilk nedeni, uluslararası ticarette kaynak dağılımının bozulması. Yerli içerik zorunlulukları, üreticileri daha düşük maliyetli veya daha verimli tedarikçiler yerine yalnızca menşe şartını sağlayan üreticileri tercih etmeye yönlendirebilir. Bu durumda ticaret, en verimli üreticiden belirli bir bölgedeki üreticiye kayar. İktisat literatüründeki ticaret saptırıcı etki dediğimiz durum ortaya çıkar. Bu da refahı azaltır.
İkinci sorun üretim maliyetleriyle ilgili. Avrupa’nın özellikle enerji yoğun sanayilerde zaten önemli bir maliyet dezavantajı bulunuyor. Çelik, alüminyum ve kimya gibi sektörlerde üretimi Avrupa içine yönlendirmek, enerji maliyetleri ve diğer yapısal sorunlar çözülmeden tek başına rekabet gücü yaratmayabilir. Aksine, bu sektörlerin ürettiği ara malları kullanan diğer Avrupalı firmaların maliyetlerini de artırabilir.
Üçüncü ve belki de en önemli mesele küresel değer zincirleri.
Avrupa sanayisi bugün yalnızca AB sınırları içindeki üretim kapasitesine dayanmıyor. Otomotivden makineye, metalden elektronik sektörüne kadar birçok alanda Avrupa’nın üretim gücü, farklı ülkelerin uzmanlaştığı ve birbirini tamamladığı tedarik zincirlerinden besleniyor.
Örneğin bir Avrupalı otomobil üreticisinin rekabet gücü, kullandığı parçaların tamamının Avrupa Birliği içinde üretilmesinden değil, bu parçaları en uygun maliyet, kalite ve teknoloji koşullarında temin edebilmesinden kaynaklanıyor. Menşe koşulları nedeniyle mevcut tedarikçilerden vazgeçilmesi, nihai ürün maliyetlerini yükselterek Avrupa otomotiv sanayisinin küresel pazarlardaki konumunu zayıflatabilir.
Üstelik üretimin Avrupa içine taşınması her zaman gerçek bir teknolojik dönüşüm anlamına gelmiyor. Üretimin coğrafi olarak yer değiştirmesiyle verimliliğin artması birbirinden farklı kavramlar. Eğer yatırımlar verimlilik ve teknolojik üstünlük nedeniyle değil, yalnızca teşviklerden yararlanmak amacıyla yer değiştiriyorsa, ortaya çıkan sonuç daha yüksek maliyetli bir üretim yapısı olabilir.
Avrupa’nın korumacı politikalarının maliyetinin yine Avrupa tarafından üstlenilebileceğine ilişkin somut bulgular da bulunuyor. Bruegel’in Eylül 2026’da yayımladığı araştırmaya göre elektrikli araçlarda Avrupa menşeli batarya hücrelerinin zorunlu tutulması, 60 kWh batarya kapasitesine sahip bir otomobilin üretim maliyetini yaklaşık 2.100 euro artırabilir. Üstelik bu yalnızca batarya kaynaklı ek maliyet. Dolayısıyla Avrupa, Çin karşısında rekabet gücünü artırmaya çalışırken kendi otomobil üreticilerini daha yüksek maliyetlerle karşı karşıya bırakabilir.
Avrupa’nın korumaya çalıştığı sanayi, yine bu koruma politikaları nedeniyle uluslararası pazarlarda rekabet gücü kaybedebilir.
Dahası, ekonomik güvenlik açısından da bir çelişki ortaya çıkabilir. Tedarik zinciri güvenliği, bütün üretimin tek bir coğrafyada gerçekleştirilmesi anlamına gelmiyor. Aksine, arz kaynaklarının çeşitlendirilmesi, alternatif tedarikçilerin geliştirilmesi ve farklı ülkelerle güvenilir üretim ilişkileri kurulması da ekonomik dayanıklılığın önemli unsurları.
Küresel tedarik zincirlerine bağımlılığı azaltmak amacıyla üretimi dar bir coğrafyada yoğunlaştırmak, bazı riskleri azaltırken yeni kırılganlıklar yaratabilir.
Pencereleri kapatmak çözüm mü?
Sanayi politikaları günümüzün ekonomik ve jeopolitik koşullarında önemli bir ihtiyaç. Stratejik sektörlerin desteklenmesi, teknolojik kapasitenin artırılması ve kritik bağımlılıkların azaltılması anlaşılabilir hedefler.
Ancak sanayi politikasının başarısı yalnızca korunan üretim miktarıyla ölçülemez. Bu politikaların verimliliği, yenilikçiliği ve uluslararası rekabet gücünü ne ölçüde artırdığı da değerlendirilmelidir.
Avrupa’nın yeni sanayi politikasındaki temel çelişki burada ortaya çıkıyor: Çin’e karşı rekabet gücünü artırmak için tasarlanan korumacı önlemler, Avrupa’nın kendi sanayisini güçlü kılan üretim ilişkilerini de zayıflatabilir.
Bastiat’nın yaklaşık iki yüzyıl önce hatırlattığı gibi, yerli üretimi koruma amacıyla pencereleri kapatmak, içerideki üreticilere bir süre avantaj sağlayabilir. Ancak dışarıdan gelen ışığı engellemek, daha güçlü bir ekonomi yaratmanın garantisi değildir.
Avrupa’nın ihtiyacı sanayisini dünyadan korumak değil, dünya ile rekabet edebilecek kadar güçlü hale getirmek.