Toprak, yüzyıllardır yalnızca üretimin değil, yeniden doğuşun da simgesi. Türkiye’nin farklı kentlerinde, farklı hayatların içinden gelen üç kadın, en zor anlarında yönünü yine toprağa çevirdi. Biri peyzaj mimarlığıyla doğayı yaşanabilir alanlara dönüştürdü, biri depremle yıkılan bir kentte kadın emeğini yeniden ayağa kaldırdı, diğeri ise yokluk içinde başladığı üretimi bir markaya dönüştürdü. Ortak noktaları, sahip oldukları sınırlı imkânlara rağmen üretmekten vazgeçmemeleri ve toprağın sunduğu imkânları bilgi, cesaret ve dayanışmayla bir geleceğe dönüştürmeleri oldu. Bu hikâyeler, yalnızca bireysel başarıların değil; emeğin, direncin ve kendi ayakları üzerinde durma iradesinin de hikâyesidir...
Topraktan filizlenen bir başarı hikâyesi
Nesrin Karaoğlu Otuzoğlu, Türkiye’de peyzaj mimarlığını sadece bir “süsleme” sanat ı olmaktan çıkarıp, bilimsel temellere dayanan ve sürdürülebilir bir yaşamın anahtarı olan devasa bir sektöre dönüştüren isimlerden biri. Ankara’da sıfır sermaye ile yola çıkarak bugün yurt dışına taşan projelere imza atan Otuzoğlu’nun hikâyesi; azim, sabır ve doğaya duyulan derin bir saygıyla örülü. Öğretmen bir babanın üç çocuğundan biri...
Eğitim ve kendi ayakları üstünde durma gerekliliği, çocukluğundan beri aileden kafasına işleniyor... Çalışmaktan ve başarmaktan başka yol yok onun için. O nedenle girdiği Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Peyzaj Mimarlığı Bölümü’nde ikinci sınıftan beri çalışmaya başlıyor. Okulun önemli bir bölümünü burslarla tamamlıyor. Okul bitiminde gittiği Hollanda’da toprakta, tarlada deyim yerindeyse ırgatlar gibi çalışıyor. Ama bunun semeresini de görüyor. Fidandan süs bitkisine, topraktan çakıla ne kadar şey varsa öğreniyor.
“Yıllar sonra kendi şirketlerinde çalışanlar Hollanda’da staj görüyor, kendi çapında bir teknoloji transferi de yapmış olduk. Avrupa’da bütün parklarda ilkbaharda yemyeşil açan, kışa doğru da yaprağını döken çınar, dişbudak, ıhlamur, akçaağaç gibi süs ağaçları vardır. Daha önceleri bu ağaçlar dışarıdan ithal ediliyordu. Bu ağaçların Türkiye’de üretimini biz başlattık dersem yanlış olmaz” diye anlatıyor ilk günkü heyecanla.
Nesrin Karaoğlu Otuzoğlu’na göre peyzaj, çiçekçilik veya bahçıvanlığın bir adım ötesi değil; içerisinde inşaat mühendisliği, mimarlık ve mekanik çözümler barındıran multidisipliner bir bilim dalı. Peyzajın sadece estetik bir unsur olarak görülmesine karşı çıkıyor. Yapılan doğru çalışmaların karbon yutak alanları oluşturarak karbon emilimi sağladığını ve küresel iklim krizine karşı kentleri soğutmak, kuraklıkla mücadele etmek gibi hayati görevler üstlendiğini de vurguluyor. Doğru yere doğru bitkinin dikilmesi için toprak, su, rüzgâr ve güneşlenme analizlerinin yapılmasının şart olduğunu belirten Otuzoğlu, peyzajın insan ve çocuk yaşamı için “temel ihtiyaç” olan yaşam alanlarını oluşturduğunu ifade ediyor.
“Doğayla çalışmanın en büyük şartı sabır”
Karaoğlu Peyzaj’ın temelleri hiçbir dış yatırım almadan, küçük projelerden elde edilen kazançlarla adım adım atılıyor. Nesrin Hanım, bu süreci “ilmek ilmek” çalışarak büyümek olarak tanımlıyor. Bugün Ankara, İstanbul ve Bodrum’da lojistik merkezleri; Adapazarı’nda ise dış mekân süs bitkileri üreten Ada Plant fidanlığı ile Türkiye’nin dört bir yanına hizmet veriyor. Başarıları sınırları aşarak Özbekistan, Etiyopya, Bulgaristan ve Irak gibi ülkelerdeki projelere kadar uzanıyor.
Doğayla çalışmanın en büyük şartının sabır olduğunu belirten Nesrin Karaoğlu Otuzoğlu, bir bitkinin dikildikten ancak 3-4 yıl sonra satışa hazır hale geldiğini hatırlatıyor. Yeni dünya düzeninde herkesin ekran başında çalışmak istediği bir dönemde, bedensel emek ve zaman gerektiren bu işin güçlendirilmesi gereken bir “kas” olduğunu ifade ediyor. Özellikle kadınlara mesajı net: Ürettikçe kendimiz de var oluyoruz, başkalarını da var ediyoruz. Üretimin içerisinde yer almanın ve yoktan var etme kültürünün kadınlar için en büyük güç olduğuna inanıyor. 55 yaşında ve çalışma azminin zirvesinde olan Nesrin Karaoğlu Otuzoğlu, hayata bakışını “Verimli oldukça kendin oluyorsun” sözleriyle özetliyor. Ona göre asıl önemli olan “bu dünyaya ne kattığımız ve ne bıraktığımız”...
Toprağın ve direncin kadınları: Defne Kadın Kooperatifi
Hatay Defne Kadın Kooperatifi, yalnızca üretimin değil; direncin, kaybın ve yeniden ayağa kalkmanın hikâyesi. Kurucu ortaklardan Nesrin Burç Deli’nin kişisel mücadelesi, kadın emeğinin görünür olma yolculuğuyla birleşirken; 6 Şubat depremi sonrası yaşanan yıkım, kooperatifi bir üretim merkezinden dayanışmanın kalbine dönüştürdü. Hatay’da “ekmeğini topraktan çıkaran kadınlar” arasında yer alan Nesrin Burç Deli’nin hikâyesi, aslında tarımla değil, esnaflıkla başlıyor. 2001 yılında Antakya’da bir hazır giyim mağazası açan Nesrin Burç Deli’nin yaşamı, 2014 yılında yurt dışına giden bir arkadaşının “kooperatif sana emanet” sözleriyle farklı bir yön alıyor.
Hedefi kırsaldaki kadınlara destek olmak olan kooperatife dayanışma düşüncesiyle, tüzüğü dahi okumadan kurucu ortak oluyor. O dönem bu adım, yalnızca bir dayanışma jesti gibi görünse de ilerleyen yıllarda hem kendi hayatının hem de onlarca kadının kaderini değiştirecek bir sorumluluğun başlangıcını oluşturuyor. Kooperatifin kökleri ise daha eskiye, 2010 yılında Yeşilpınar beldesinde kadınların kurduğu bir derneğe uzanıyor. Kadınlar üretime burada başlamış, 2014 yılında ise bir Kadın Emeğini Değerlendirme Vakfı’nın (KEDV) desteğiyle kooperatifleşme sürecine girilmiştir. Başlangıçta yalnızca eksik bir imzayı tamamlamak için dahil olduğu yapının fiili sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalıyor.
Hastalık, borç ve vazgeçmeme kararı
Kooperatifin kurucu liderlerinden birinin projelerin sona ermesiyle yurt dışına gitmesi ve “kooperatif sana emanet” diyerek ayrılması, Nesrin Burç Deli’yi hazırlıksız yakalıyor. Tam bu dönemde kendisine kanser teşhisi konuyor. Zorlu bir tedavi sürecinin ardından kooperatife geri döndüğünde ise karşılaştığı manzara ağır. Vergi, elektrik, muhasebe giderleri ve biriken yükümlülüklerin, kooperatifi sürdürülemez bir noktaya getirdiğini görüyor. Kooperatifi kapatmayı düşünüyor. Ancak Ticaret İl Müdürlüğü’nün devam etmesi yönündeki çağrısı, onun kararını değiştiriyor.
Bu noktadan sonra Nesrin Burç Deli için kooperatif yalnızca bir üretim alanı değil, korunması gereken bir emanet haline geliyor. Kooperatifin yeniden ayağa kalkışı, küçük ama kritik adımlarla başlıyor. 2017 yılında Avustralya Büyükelçiliği’nden alınan bir proje desteğiyle soğuk hava deposu kuruluyor. Nesrin Burç Deli, kadınların kaygılanmaması için kooperatifin borçlarını kendi kredi kartlarıyla ödüyor ve bunu uzun süre kimseyle paylaşmıyor. Zamanla kooperatif yalnızca ekonomik değil, çevresel sürdürülebilirlik açısından da örnek bir modele dönüşüyor. Kendi elektriğini üreten ilk kooperatiflerden biri oluyor, sıfır atık üretimine geçiyor. Portakal ve domates posalarından elde edilen ürünlerle geri dönüşüm sağlanıyor. Yaklaşık 60 çiftçiyle birlikte agroekolojik, yani doğa dostu tarım yöntemleri uygulanmaya başlanıyor.
6 Şubat: Yıkım ve yeniden ayağa kalkış
6 Şubat depremi, Hatay’daki binlerce hayat gibi Nesrin Burç Deli’nin hayatını da kökten değiştiriyor. Ailesinden birçok kişiyi kaybediyor. Kooperatif binası ağır hasar alıyor. Ortaklarından en yakın komşusu Bedia Hanım hayatını kaybediyor. Deprem sonrası Mersin’e gitme imkânı vardır; ancak kooperatifteki kadınların kendisine gösterdikleri sevgi, kararını değiştiriyor ve Hatay’da kalıyor.
Kooperatif bu süreçte üretimden çok, dayanışmanın merkezi haline geliyor. Bölgeye gelen yardımların dağıtıldığı bir koordinasyon noktası olarak faaliyet gösteriyor. Kadınlar, yalnızca üretici değil, aynı zamanda toplumun yeniden ayağa kalkmasında aktif rol oynayan, depremzede kimliğine bürünmek yerine bölgedeki 1500 çiftçiye destek olan birer iyileştirici güce dönüşüyor. Deprem sonrası kooperatifin kullandığı alanın geleceği belirsizken Nesrin Burç Deli ve kooperatif üyesi kadınlar, belediye meclisine giderek mekânın tahsis edilmesi için doğrudan talepte bulunuyor. Bu kararlı duruşun sonucunda, kooperatifin kullandığı alan için 10 yıllık bedelsiz kullanım hakkı elde ediliyor. Bu kazanım, yalnızca fiziksel bir mekânın korunması değil, aynı zamanda kadınların kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi olmasının da simgesi oluyor.
“Gölge kadınlar” değil, görünür emek
Kooperatifin en büyük dönüşümü, yalnızca üretimde değil, kadınların kendilerinde yaşanıyor. Başlangıçta imza atmaya çekinen kadınlar, zamanla karar alan, yöneten ve liderlik üstlenen bireylere dönüşüyor. Nesrin Burç Deli bu dönüşümü, kadınların “gölge kadınlar” olmaktan çıkması olarak tanımlıyor. Amaç; yalnızca üretim yapmak değil, kadınların haklarını bilmesi, yönetimde söz sahibi olması ve emeğinin görünür hale gelmesi.
Zamanla güçlenen kooperatif; salça, nar ekşisi, tıbbi bitkiler gibi yöresel ürünlerin ötesine geçerek örnek bir model oluşturuyor. Türkiye’de kendi elektriğini güneş panelleriyle üreten ilk kooperatif olma unvanını kazanıyor. Sürdürülebilirliği merkeze alarak; portakal ve domates posalarını çöpe atmak yerine toz haline getirip ekonomiye kazandırıyor, sıfır atık felsefesiyle üretim yapıyorlar. Bugün 60 çiftçiyle agroekolojik (doğa dostu) tarım yaparak toprağa can veriyorlar. Topraktan aldıkları güçle yaşamı yeniden kuran Hataylı kadınlar, sadece kendilerini değil, koca bir şehri de ayağa kaldırıyor.
Hatay’dan dünyaya bir pazar ağı
Acı-tatlı biber salçası, domates salçası, zeytinyağı, nar ekşisi, halhali ve yeşil kırma zeytin gibi yöresel lezzetler; sumak, pul biber, zahter; acur, erik ve karışık salata turşuları; ada çayı, limon melisa, dağ kekiği ve Halil İbrahim kekiği gibi tıbbi aromatik çaylar; geleneksel reçeller ve doğal sabunlardan oluşan zengin ürün yelpazesine sahip kooperatif, deprem sonrası 50 kadınla yoluna devam ederek pazarını yerelden küresele taşıyor. Ürünler bugün sadece Hatay’da değil, Türkiye’nin dört bir yanındaki mağazalarda ve dijital platformlarda yer alıyor. Hepsiburada, Pazarama, Defne Kadın web sitesi, Instagram, tüketici kooperatifleri, adil gıda toplulukları, Postane İstanbul ve Kadıköy Atıksız Yaşam Dükkanları’nda satışa sunuluyor. Bursa, İstanbul, Ankara, Çanakkale, Yalova, İzmir ve Antalya’ya ulaşıyor. Hatta kooperatifin emeği sınırları aşarak Dubai ve Almanya pazarlarına kadar gidiyor.
“Çalışmak bir tercih değil, bir zorunluluktu”
Emekli işçi bir babanın kızı, tüm birikimini üç kızını da okutmak için harcayan bir baba ve kendini tanımladığı “Cumhuriyet Kadınlığı” onu, insan sermayesi dışında hiçbir sermayesi olmadığı halde girişimciliğe zorladı. Birçok şirkette çalıştı, çok şey öğrendi ama “evde çark dönmeyince” bir gün eşine yaptığı yemekten yola çıkarak yeni bir yol açtı kendisine. Uzman gıda mühendisi
Tuğba Bayburtluoğlu, hayatının en zor döneminde, elindeki tek sermaye olan eğitimi ve çalışma azmiyle üretime yöneldi. Düşük maliyetli bir ürünle başladığı yolculuk, bugün Makarna Lütfen markasına dönüştü. Tuğba Bayburtluoğlu, emekli bir işçi babanın kızı olarak büyüdü. Hayatın erken dönemlerinden itibaren, sahip olduğu en güçlü şeyin maddi imkânlar değil, eğitimi ve çalışkanlığı olduğunu biliyordu. Onun için çalışmak, yalnızca ekonomik bir faaliyet değil, bir yaşam biçimiydi. Kendisini bir Cumhuriyet kadını olarak tanımlayan Bayburtluoğlu, kendi ayakları üzerinde durmanın bir seçenek değil, bir sorumluluk olduğuna inanıyordu. Ekonomik olarak bağımsız olmak; kendi kararlarını verebilmenin ve hayatını kimseye bağlı olmadan sürdürebilmenin temel şartıydı. Bu anlayış, hayatının en zor döneminde alacağı kararların da temelini oluşturdu.
Paranın olmadığı yerde bilgi devreye girdi
Bir noktada, düzenli gelirin olmadığı ve ekonomik belirsizliğin ağırlaştığı bir dönemle karşı karşıya kaldı. Yeni bir başlangıç yapmak zorundaydı. Ancak sermayesi yoktu. Bu nedenle ilk yaptığı şey, gerçekçi bir değerlendirme yapmak oldu. Elinde eğitimi, mesleği ve çalışma azmi vardı. Gıda mühendisliği bilgisi, onun en büyük avantajıydı. Ancak her ürün o koşullarda üretilebilir değildi. Büyük yatırım gerektiren, kısa raf ömrüne sahip ürünler riskliydi. Bu nedenle düşük maliyetli, uzun raf ömrü olan ürünlere yöneldi. Kuru gıda bu açıdan en doğru seçenek oldu. Özellikle makarna, hem üretilebilir hem de sürdürülebilir bir başlangıç noktasıydı.
İlk üretim: Bir başlangıçtan fazlası
İlk makarna üretimi, profesyonel bir yatırım sürecinin değil, bir hayatta kalma kararının sonucuydu. Haşladığı sebzeleri babası robottan geçirip irmikle karıştırıyor, şekil veriyorlar ve kurutuyorlardı. Her aşama dikkatle planlandı. Ham maddeler israf edilmeden kullanıldı. Üretim kontrollü şekilde ilerledi. Bu süreçte Bayburtluoğlu’nun en büyük dayanaklarından biri yakın çevresi oldu. Ailesinin ve dostlarının verdiği dayanışma ve destek, en zor dönemlerde bile devam etmesini sağladı.
Üretim zamanla önce KGF, ardından KOSGEB kredileriyle düzenli hale geldi. Süreç daha planlı ilerlemeye başladı. Ortaya çıkan ürünler yalnızca bir gelir kaynağı değil, aynı zamanda bir kimlik oluşturdu. Bu süreçte “Makarna Lütfen” markası doğdu. Babasıyla başladığı üretim bugün 37 çalışan ile devam ediyor. Büyük çoğunluğunu kadınlar oluşturuyor. 150 civarında ürün tüm pazaryerlerinde satışa sunuluyor.
Girişimcilik hikâyesini paylaştı
İşin büyümesi ani bir sıçrama ile değil, kademeli bir gelişimle gerçekleşti. Üretim hacmi arttıkça operasyonel yapı da güçlendi. Bayburtluoğlu, üretim süreçlerini daha sistematik hale getirerek işin sürdürülebilirliğini sağladı. Başlangıçta tek başına yürütülen süreç, zamanla daha organize bir yapıya dönüştü. Ancak üretimin temelinde hâlâ aynı yaklaşım yer aldı: Kontrollü büyüme, kaliteye odaklanma ve üretim sürekliliği. Sağlanan finansman, üretim altyapısının oluşturulması ve markanın geliştirilmesi sürecinde belirleyici rol oynadı.
EBRD tarafından düzenlenen programda, Bayburtluoğlu’nun iş kurma süreci, finansmana erişimin kadın girişimciler açısından önemine örnek olarak ele alındı. Programda yer alan girişimciler, işlerini kurarken karşılaştıkları süreçleri ve büyüme aşamalarını katılımcılarla paylaştı. Londra’daki davet kapsamında Bayburtluoğlu, girişimcilik sürecine ilişkin deneyimlerini ve işini kurma aşamasında finansman erişiminin rolünü anlattı. Program, kadın girişimcilerin iş kurma süreçlerinin desteklenmesi ve girişimcilik ekosisteminde görünürlüğün artırılması amacıyla düzenlendi.